ÇOK OKUNANLAR
YORUMLANANLAR
PİYASALAR
DOLAR
1,8495
EURO
2,4655
IMKB
52.093
ALTIN
680,50
POSTA LİSTESİ
LİNK BANKASI
GAZETELER

HAVA DURUMU
Ankara-9/9 ºC
Erzurum-17/1 ºC
İstanbul7/13 ºC
İzmir2/17 ºC
NÖBETÇİ ECZ.
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
DEĞİŞEN DÜNYA DENGELERİ VE YENİ YAPILANMALAR
01 Ocak 2010 / 01:02
Yıllarca uyutulan milletimize hep Batı'nın söylediği ninniler dinletildi.

 

 

DEĞİŞEN DÜNYA DENGELERİ
VE YENİ YAPILANMALAR

 

(Taceddin Kayaoğlu – Cemal Meray)

 

(ZAMAN gazetesinde 25 Nisan 1994'te Başlayıp
5 Gün Süren Yazı Dizisi)

 

TAKDİM

 

 

Yıllarca uyutulan milletimize hep Batı'nın söylediği ninniler dinletildi. Hipnotize edilmiş kalabalıklar sürü ortamında kalan saf insanımız ne yapacağını, hangi değere sarılacağını uzun süre bilemedi. Son yıllarda büyük bir uyanış içinde bulunan İslâm âlemi, şaşkın tavuk misâli dönüp duran Batı âleminin, son bir çırpınış olarak ortaya attığı “Medeniyetler çatışması” denilen ölüm fermanlarını ilan etmesine sebep olmuştur. Medeniyetler çatışması demek onların diliyle, İslâm'ın, komünizmden sonra yok edilmesi gereken en büyük tehlike olduğunun bilinmesi demektir. Diriliş muştusunun hayalini kuran ve bu hayali gerçekleştirmeye çalışan diriliş erlerinin, böyle bir senaryoyu oynayacak olan palyaço ruhlu Batılı aktörlere izin vermeyeceği bariz bir hakîkattir. İslâm âleminin ve husûsan Türkiye'nin üzerinde oynanan oyunlar iyi bir strateji bilgisini ve bu bilgiyle, üzerimizde örülmeye çalışılan örümcek ağlarının daha kolay parçalanması yolunda bizlere birer avantaj sağlayacaktır. Faydalanacağınızı umduğumuz ve temel öğeleriyle ele alınmış genel ve özel stratejik bilgilerden oluşan dizi yazımızı takdim ederiz.

 

  

DEĞİŞEN DÜNYA DENGELERİ VE YENİ YAPILANMALAR

 

Dünya siyasî yapılanması, devlet sistemlerinin ilk teşekkülünden başlayıp, Fransız İhtilali'nin XVIII. asrın sonlarından itibaren toplumlar üzerinde yaptığı büyük etkiye kadar olan dönemde ağırlıklı olarak, değişik ırklardaki insanları bünyelerinde barındıran ve bu yapı iktizasınca yönetilen kozmopolit devletlerden teşekkül etmiştir. Romalılar, Hunlar, Sasanîler, Makedonlar, ilk İslâm devletleri, Selçuklular, Osmanlılar, Habsburglar vb. gibi siyasi yapıların idarelerine yön veren kanunlar ve idare ettikleri tebaalarına karşı uyguladıkları davranışlar farklı farklı olmasına rağmen, müşterek oldukları nokta, hakimiyetleri altında tuttukları ırkların sayılarının birden fazla olması tarzında teşekkül etmiş devlet yapılarına sahip olmalarıdır. Bunun yanı sıra, bu dönemlerde devletlere istikamet tayin etmesi bakımından dinin son derece ehemmiyet kesb ettiği bir vak'adır. Nasıl ki Roma'nın dışa yaptığı etkide Pax-Romano idealine Hıristiyanlık inancı yön tayin etmişse, İslâm devletlerinde de tebliğ inancı devletlerin dış siyasetinde ona yön veren temel dinamiklerden biri olmuştur. On sekizinci asrın son çeyreğinde ise Fransa'da meydana gelen ve krallık idaresini hedef alan ihtilal, mevcut dünya dengelerini bozan ve yeni siyasi teşekküllere yön veren değişik bir özellik taşımaktadır. Bu toplumsal hareketten tevellüd eden milliyet esasına müstenid devlet tüm dünya insanlarını, bilhassa da imparatorluk bünyesinde yaşayan tebaaları etkisi altına alarak, çok ırktan teşekkül etmiş olan devlet yapılarını inkisara uğratacaktır. Fakat dünyadaki milliyetçilik düşüncesinin fikrî uzantıları daha öncelerine gitmektedir. Avrupa'da 1450'den sonra çıkan savaşlar “Ulus-devletinin doğuşu” ile yakından ilgilidir. 15. asrın sonu ile 17. asrın sonu arasındaki dönemde çoğu Avrupa ülkelerinde politik ve askeri otoritede bir merkezîleşme oldu.


Bu, genelde kralın, kimi yerlerde ise bir prensin ya da ticaret oligarşisinin yönetiminde olmuş ve merkezileşmeyle birlikte devletin vergi toplama gücü ve yöntemler çoğalmış, otorite, kralların kimsenin yardımı olmadan yaşadıkları düşünülen dönemlerde olduğundan, çok daha incelikli bir bürokrasi mekanizması tarafından kullanılmış ve ulusal ordular feodal asker toplama yöntemiyle oluşturulmuştur.
Avrupa'da ulusal devletlerin gelişmesinin çeşitli sebepleri vardır. Ekonomik değişme, zaten eski feodal düzeni büyük ölçüde sarsmış ve değişik toplumsal kurumlar, birbirleriyle yeni sözleşme ve yükümlülük biçimleriyle bağlantı kurmak zorunda kalmışlardır. Reformasyon Hıristiyanlık âlemini, hükümdarların dinî tercihleri üzerinde bölmekle, sivil ve dinî otoriteyi birleştirmiş ve laikliği böylece ulusal temelde genişletmiştir. Latince'nin gerilemesiyle yerli dillerin politikacılar, hukukçular, bürokratlar ve şairlerce giderek daha çok kullanılması, bu laik eğilime güç kazandırmıştır. Ulaşım imkânlarının genişlemesi, mal değişiminin daha da yaygın hale gelmesi, matbaanın bulunuşu ve okyanuslardaki keşifler, insanı yalnızca başka hakların var olduğu konusunda değil, diller, beğeniler, kültürden gelen alışkanlıklar ve diller arasındaki farklılıklar konusunda da daha bilinçli hale getirmiştir. Bu şartlarda zamanın pek çok düşünürünün ve yazarının, ulus devletini aynı halk için en iyi toplum biçimi olarak görmeleri, devletinin gücünün artırılması ve çıkarlarının korunması gerektiğini, yönetenlerin ve yönetilenlerin, özel yapısal nitelikleri ne olursa olsun ortak ulusal yararlar uğruna uyum içinde çalışmak zorunda oldukları fikrini meydana getirmişti.
Milliyetçilik düşüncesinin Fransa'da büyük bir ihtilale sebebiyet vermesi dünyada millet devleti anlayışının yayılması bakımından son derece önemlidir. Aynı zamanda dikkati çeken diğer bir konu ise Rönesans, reform, bunun paralelinde laik düşünce Avrupa'da dinin gücünü ikinci plana attı ve onun yerine pozitif bilimleri ve akılcılığı tartışılmaz tabu haline getirdi. Dinin siyasi yaptırımı müessiriyetini kaybedip sadece sosyolojik bir değer olarak kabul edildi.
Yirminci asrın ilk çeyreğinde Rusya'da meydana gelen 1917 tarihli Bolşevik İhtilali ise dünyayı; 'komünistler ve kapitalistler' olmak üzere hakimiyet mücadelesine istinad eden yeni bir safhaya dahil etmekteydi. Bu saflaşmada belirleyicilik rolünü üstüne alan düşünce, çıkışı ve yayılışı itibariyle kapitalizme ve biyolojik materyalizm temelinde dine muhalefet eden komünist felsefe düşüncesidir. Bu düşüncenin Bolşevikler elinde Rusya'da iktidar olması onu bir devlet sistemi haline getirecektir. Daha sonraki yıllarda Hitler'in Almanya ve yine Mussolini'nin İtalya'da iktidarı dünyanın gündemine faşist kapitalist ve komünist düşüncelerini getirdiği gibi, bu düşüncelerini hakimiyet alanlarını genişletmek için yeni bir saflaşma ve buna paralel olarak da yeni bir rekabet meydana getirdiler. Bu durum faşizmin İkinci Dünya Savaşı'nda dünya devletleri NATO ve Varşova paktlarının kurulması neticesinde komünistler ve anti komünistler olmak üzere iki blok olarak soğuk savaş dönemine gireceklerdir.
Yirminci asrın ikinci yarısına girerken bu blok ülkelerinin birbirleriyle siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanda etkili ve acımasız rekabeti, komünist sistemin son çeyreğinde Glasnost ve Prestroika politikaları ile iflasını ilan etmesi ve SSCB ile peyklerinin dağılması neticesinde sona ermiştir. Eski yapılanmaların çökmesinden sonra dünyanın alacağı yeni şeklin ne yönlü olacağı gerek ülkemiz ve gerekse de diğer ülkeler için gelecekteki politikaların belirlenmesi açısından önemlilik arzetmektedir.
Komünist blokun çökmesi ile dünya devletleri arasındaki denge siyasetinin önemli derecede sarsılması F. Fukuyama'nın, “
Tarihin Sonu mu?” isimli makalesinde iddia ettiği gibi, “Batılı liberal demokrasilerin ve serbest piyasa ekonomisinin mutlak zaferi” gibi görünse de siyasi, sosyal ve ekonomik değerlendirmeler ışığında yapılacak tahliller neticesinde, Batılı demokrasilerin ve kapitalist sistemin tarihin son noktasını koyacak kadar etkili ve muzaffer olmadığını görmek mümkündür.

 

 DÜNYA DEVLETLERİNİN İKTİSADÎ, SOSYAL VE SİYASAL DURUMLARI SON ON YILDA NE KADAR BÜYÜDÜ?

 

 

Yıllık Büyüme Oranları (1980 – 1990):             

        

ABD 

% 2.5

Japonya

% 4.2

AT

% 2.3

Dünya

% 2.8

Gelişmekte olan ülkeler         

% 2.9

Orta ve Doğu Avrupa            

% 1.9

Çin

% 8.9

 

Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alan Amerika kıtası ülkeleri 1980 – 1990 yılları arasında ortalama % 1 büyürken Afrika ülkeleri ise % 1.9, Asya ülkeleri % 4.6 kaydettiler. Asya'nın canlanmasında Japonya ve Amerika'nın Pasifik blokları üzerindeki hesaplarının payı büyüktür. Mesela hem Japonya, hem de ABD büyük ölçüde katkı sağlayınca Çin'in yıllık büyüme oranı % 8.9 oldu. Son üç yılda (90 – 93) sırasıyla % 6.6, % 12.8, % 11 büyüyen Çin bu hızla ilerlerse yakında dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip olacaktır.

 

12 Aylık Dış Ticaret Oranları (92 ortası – 93 ortası):

                            


Almanya

24

İtalya

-10

Kanada

10

Fransa

8

Japonya

140

ABD

-103

İngiltere

-25

 

Bu rakamlara göre Almanya'nın gelecekte Avrupa'nın liderliğine aday en kuvvetli devlet olduğu görülmektedir. Amerika'nın ise ekonomisini düzeltmek için teşekkül ettirdiği NAFTA ve APEC ile, Avrupa Topluluğu'na karşı durabilme gayretinin sebebi anlaşılmaktadır.

 

Dünya Ekonomisinde 1994 Yılı Büyüme Tahminleri:

 

Amerika

2.9

İngiltere

2.7

İtalya

1.0

Almanya

0.2

Fransa

0.8

Kanada

3.3

Japonya

0.8

Çin

11.0

 

Amerikan ekonomisi 1993'te yaklaşık % 2.8 reel büyüme kaydetti. Gelecek yıl en az o kadar büyüyeceği de muhtemel. Buna karşılık Japonya'nın büyüme oranı % -0.4 (yani binde dört küçülme gerçekleşmiş). Gelecek yıl en fazla yüzde bir dolaylarında büyüme bekleniyor. Almanya'nın küçülme oranı da yüksek. Bu rakam % -2.2'dir. 1994 büyümesi ise sıfır'a yakın. İngiltere ve Kanada ekonomilerindeki düzelme devam edeceğe benziyor. Tabii en parlak göstergeler Güney Doğu Asya'da. Çin, Malezya, Tayland gibi ülkelerin büyüme hadleri % 10'un altına düşmeyecek gibi.

 

PETROL DURUMU

 

Petrol dünya sanayinin çarklarını döndüren ehemmiyetli ve temel enerji kaynaklarından birisi olması hasebiyle dün olduğu gibi, bugün ve yakın zaman için kıymetini muhafaza edecek olduğundan; milletlerarası dengeler konuşulurken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir faktördür.

 

DÜNYADAKİ BAZI ÜLKELERİN PETROL ÜRETİMİ

 

ÜLKELER

1991 YILI (Bin ton)

ABD

419.673

Almanya

3.487

İngiltere

912.612

Çin

139.600

Hindistan

32.684

Irak

13.394

İran

165.297

Japonya

4.413

Kanada

89.880

Kuveyt

9.432

Mısır

46.259

Suriye

25.029

Suudi Arabistan

426.970

Türkiye

4.364

Yunanistan

843

Meksika

151.811

Eski SSCB
(Eski Çekoslavakya, Yugoslavya dahil)

515.416

 

DÜNYADA MEVCUT PETROL REZERVLERİ

 

ÜLKELER

1992 YILI (Milyon ton)

ABD

3.581

Avustralya

208

OPEC

13.384

Büyük Britanya

1.200

Cezayir

1.255

Çin

3.274

Endonezya

898

Gabon

100

Hindistan

836

Irak

13.643

İran

12.688

Kanada

762

Katar

509

Kuveyt

12.824

Libya

3.111

Meksika

6.998

Mısır

614

Nijerya

2.442

Norveç

1.500

Suudi Arabistan

35.176

Umman

580

Venezüella

8.036

Rusya dahil eski cum.

7.776

 

İSLÂM ÜLKELERİ PETROL REZERVLERİ

 

ÜLKELER

(Milyon ton)

Cezayir

1.255

Endonezya

898

Irak

13.643

İran

12.688

Katar

509

Kuveyt

12.824

Libya

3.111

Mısır

614

Suudi Arabistan

35.176

Umman

580

 

Toplam                                               : 81.298
Diğer Ülkeler Toplamı                      : 48.915

 

 

ABD petrol ithal eden ülkeler arasında birinci sırada gelmektedir. Toplam olarak 209.3 milyon ton petrol ithal etmektedir. Bu rakam ABD'nin kullandığı petrolün % 40'ıdır. Japonya ise 194 milyon ton olarak petrol ihtiyacının % 95 civarında olanını dışarıdan karşılamaktadır. Bunları Almanya 89 (mt), İtalya 83 (mt), Fransa 74 (mt), ve B. Britanya 54 (mt) rakamlarıyla takip etmektedir. İslâm ülkelerinin petrol rezervleri kullanılabilmesi açısından Batılı devletlerin rezervlerinden büyük oranda fazladır. Bu önemli gücü elinde bulunduran İslâm ülkelerinin istikbalde iktisadi, sosyal ve siyasal bağımsızlıklarını kazanmaları halinde Batılı devletler lehinde işleyen dünya dengelerinin tekrar İslam alemi lehine dönmesinde petrol mühim amillerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Diğer taraftan gerek amerikanın ve gerek Almanya, Çin, Japonya gibi güçlü ülkelerin petrole uzun vadede olan ihtiyaçlarından dolayı bu devletler Orta Doğu ve Kafkasya petrolleri üzerinde önemli bir rekabete girişeceklerdir.
 


DOĞUM ARTIŞ ORANLARI

 

Amerika Birleşik Devletleri: Bu ülkede 1970-80 yılları arasında nüfus % 11, 1950-80 yılları arasında % 50 oranında arttı. Bu çoğalma doğal artışın ve göçlerin sonucudur. Yirminci yüzyılın başında binde 30'un üzerinde olan doğum oranı düzensiz biçimde gerileyerek (büyük iktisadi bunalım sırasında hızlı düşme, savaştan sonra önemli artış) günümüzde binde 15'lik en düşük seviyeye inmiştir.
İngiltere: İngiltere'nin nüfusu1951'de 48 milyon, 1971 yılında 53 milyon, 1991'de 57 milyon civarındadır. Doğum oranı 1977'de binde 12, 1990'da binde on üç iken bugün eksi rakamlara inmiştir.
Fransa: Bu ülkede doğurganlık oranı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra binde 2.8 iken, 1964'ten beri sürekli düşme sürecine girdi. Bugün ise 1.8 dolaylarında devam etmektedir.
Almanya: Almanya'nın 1980 tarihinde doğum oranı binde on, ölüm oranı binde 11.5'tir. Nüfusun yaşlanması durumu vaziyeti daha da ciddileştirmektedir. Nüfusunun % 15'inin yaşı 65'in üzerindedir. Buna karşılık ise 20 yaşın altındakilerin oranı % 30'u bulmuyor.
Japonya: Japonya'nın doğum oranı 1925 ve 1927'de binde 34 iken 1960'da binde 17'ye inmiş, 1990'da ise 10.1'in altında kalmaktadır. Bugün ise binde 0.1 dolaylarındadır.
Çin: Çin bugün 1.134 milyar nüfustan oluşmaktadır. 1980'den itibaren aşırı nüfus artışını önlemek için ailelerin tek çocukla yetinmeleri devlet tarafından desteklenmektedir. Doğu Türkistan'da ise baskı, işkence ve zulme başvurarak nüfusun artmasını önlemeye çalışmaktadır. 1991 yılında ulusal doğum oranı binde 19 civarındadır.
Hindistan: Hindistan'ın nüfusu 1961-71 arası 108 milyon, 1971-81 arası 136 milyon, 1981-91 arası ise 158 milyon artmıştır.
İslâm Dünyası: Müslümanlar dünya nüfusunun 1/5'ini oluşturmaktadırlar. Bu rakam yaklaşık olarak bir milyar civarındadır. Bununla beraber İslâm bütün dünyada, özellikle ABD'de zenciler arasında, Afrika'da, Almanya'da ve B. Britanya'da sürekli yayıldığından 2020 yılında dünya nüfusunun % 23'ünü Müslümanlar teşkil edecektir.

 

 

DÜNYA MÜSLÜMANLARININ ÜLKELERE GÖRE NÜFUS ORANLARI (%)

 

ABD 1.4, Etyopya 40, Liberya 26, Sudan 75, Afganistan 99, Fas 99, Libya 99, Suriye 87, Somali 100, Almanya 6, Fildişi 23, Lübnan 54, Suudi Arabistan 100, Latin Amerika 0.6, Filipinler 5, Madagaskar 5, Rusya Federasyonu 10, Tanzanya 33, Arnavutluk 70, Fransa 5, Malavi 12, Tayland 2, Azerbaycan 85, Gambiya 85, Maidiv 100, Tago 10, Bahreyn 95, Gana 12, Malezya 52, Tunus 92, Bangladeş 85, Gine 75, Mali 70, Ürdün 94, Burma 3, Güney Amerika 1.5, Mısır 90, Türkiye 99, Burindi 1.5, Gürcistan 10, Moritanya 100, Türkmenistan 88, Burnika Fas 30, Hindistan 12, Nijer 85, Uganda 5, Büyük Britanya 0.6, ırak 96, Nijerya 36, Ukrayna 7, Benin 13, İran 98, Orta Afrika 6.5, Umman 100, Bosna Hersek 40, Filistin 14, Özbekistan 90, Yemen 100, Cezayir 95, Kamerun 19, Pakistan 95, Yunanistan 0.27, Çin 1.4, Kanada 0.6, Senegal 94, Zaire 1.27, Çad 53, Kazakistan 43, S. Leone 50, Endonezya 90, Kenya 6, Singapur 14, Ermenistan 3, KKTC 100, S. Lanka 9, Kırgızistan 77, Kuveyt 95.
Rakamlardan da anlaşılabileceği gibi, Batı medeniyeti tarihe son noktayı koyacak ve onu nihayete erdirecek kadar gerek iktisadi ve gerekse sosyal bir bünyeye sahip değildir. Siyasi zeminde de Batı demokrasilerinin, cemiyetlerinin arzuladığı hakkaniyet ölçülerinde bir bünyeyi teşekkül ettirdiği söylenemez. Batı medeniyeti bugünkü haliyle çatallaşma noktasına gelmiş ve Emanuel Wallerstain'ın da söylediği gibi, artık yeni bir sistemi tercih etmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalmıştır.
Ortaçağ'da Hıristiyanlık dininin skolastik bünyesinde ezilen Batı insanı, aydınlanma dönemi olarak adlandırdığı Rönesans ve Reform zamanlarında bu düşünceden kendini kurtardı. Fakat bu hareketin daha sonraki yıllarda, pozitivizmi tek hakikat kabul edip, dini inkâr etmesi ve karşısına alması, insanın kişiliğinde tamir edilemez yaralar açtı. Asrımızda insanlığın geldiği bunalım noktası malumdur. Kapitalizm ve komünizmin tatmin etmediği, manevî ihtiyacına laboratuarlarda cevap bulamayan asrımızın insanı için din, kurtuluşunun tek alternatifi haline gelmiştir. Diğer bir şekilde ifade edilecek olunursa, “
Din yenilmez gücünü ispatlamıştır”. Bu noktada ise sorulacak soru şu olmalıdır; “Hangi din bu ihtiyaca cevap verecektir?”.
Tarih defalarca müşahittir ki İslâm dini verdiği mesaj ve kurduğu medeniyet ile, akıl-iman, ruh-beden, kültür-medeniyet muvazenesini hakiki manada temin edebilmiş bir din olarak asrımız insanının ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.
Bununla beraber, İslâm dünyasının gündeminde artan şekilde ağırlık teşkil ettiği müddetçe, onun mesajlarına karşı çıkacak ve onunla mücadele edecek dinler de olacağından, istikbâl dinler arası bir rekabete sahne olacak denilebilir. Zaten bunun ilk emareleri de bugün Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Ortadoğu'da görülmeye başlanmıştır.

 

 

DEVLETLERİN GENEL YAPILARI VE AVRUPA DEVLETLERİ

 

Rusya'nın Avrupa bölümü dışında, Avrupa 530 milyon nüfusu ile, Asya ve Amerika'dan sonra nüfus bakımından kıtalar arasında üçüncü sırayı almaktadır. Yüzölçümünün de azlığı göz önünde tutulursa, nüfusu en yoğun kıtadır. Avrupa ülkelerinde sanayi ve tarım alanındaki gelişmişlik ölçüsü üst düzeydedir. Bugün Almanya'nın yakın zamanda birliğini temin etmesinin ardından, bu devletin liderliğe oynaması ile Amerika'nın karşısına dünya hakimiyet mücadelesinde çıkma yolunda faaliyet göstermektedir. En büyük kozu ise kendi bünyesinde teşekkül ettirme gayretinde olduğu Avrupa Birliği idealidir. Bu idealin gerçekleştirilmesinin bir uzantısı olan Avrupa Tek Senedi 1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ayrıca kendi aralarında tam bir ekonomi ve para birliği konusunda ortaklık anlaşması da imzalamışlardır. Anlaşmaya göre 1 Ocak 1999 tarihinden önce tek para birimi oluşturacaklarsa da, halk oylamasına sunulan bu anlaşma çok az bir fark ile onaylanmıştır. Anlaşma Hollanda'da % 50.7 ile reddedildi. İrlanda ise ancak % 69 ile onaylamıştır. Bu da göstermektedir ki, Avrupa kendi bünyesinde onu istikbâle taşıyacak birliktelikten yoksundur.
Avrupa'nın diğer önemli bir sorunu da nüfus meselesidir. Avrupalılar modern gebelik önleme uygulamalarını en çok kullanan insanlardır. Lakin bunun neticesinde, nüfus yaşlanmakta ve nesiller yenilenememektedir. Bazı ülkelerde ölüm oranı doğum oranını geçmiştir (Almanya ve Avusturya'da olduğu gibi).
Avrupa'nın sanayi hammaddeleri için dışa bağımlı bir yapısı vardır. Hidrokarbürler ön plana çıkarken, kömür egemen enerji olma özelliğini yitirdiğinden, Batı Avrupa gerek petrol rezervleri ve gerek doğal gaz rezervlerinin zayıflığı dolayısıyla petrolde en fazla Orta Doğu'dan (sıvılaştırılmış olarak) doğalgazda da Cezayir ve Libya'dan büyük ölçüde dış alımlara başvurmak zorunda kalmıştır. Mineral hammaddeler konusunda da durum aynıdır. Avrupa'nın demir madeni yatakları bugün artık son derece yetersizdir. Vaktiyle eski dağlık bölgelerde çok fazla olan demir dışı maden yatakları, bugün ya tükenmiş, ya da güçlü bir sanayinin ihtiyacını karşılayamayacak kadar azalmıştır.

 

ABD:


Amerika Avrupalı devletlerin tek Pazar tek devlet çalışmalarından dolayı gücünü bu potansiyele karşı muhafaza etmek için, Meksika ve Kanada ikilisini yanına alarak Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA)'nı imzaladı. Diğer taraftan Uzakdoğu Asya devletleri ile APEC bünyesinde bir araya gelerek dünya ticaretinin % 71'lik kısmını ele geçirmek yönünde hesapları olduğu tahmin edilmektedir. Avrupa Topluluğu'nun ortak üretimi 5.9 trilyon, NAFTA'nın 6.9 trilyon EAEC (Uzakdoğu Asya Formu)'nin toplam üretimi 7 trilyon dolardır. Görüldüğü gibi Uzakdoğu Asya, Avrupa ve Amerika'yı geçmiştir. ABD'nin işlerlik kazandırmak istediği APEC ise 13.7 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. Bu rakamlar göz önüne alınırsa APEC'in Amerika için ehemmiyeti ortadadır.
Fakat Amerika'nın kendi bünyesinde muhtelif zaaflar içinde olduğu bilinmektedir. Gayrisafi Milli Hasıla'nın düşmesi, 1980 sonrasında 8 milyona varan işsizlik ve enflasyon ile kendini gösteren büyüme, duraklama, gerileme gibi aksaklıklar dikkatleri çekiyor.
Ohio ve Pennsylvania'daki demir-çelik merkezlerinde Japonya ile girdiği rekabetten dolayı işsizlik sürmektedir. Oto sanayinde Japonlar ABD pazarının % 30'luk kısmını ele geçirdiklerinde, otomobil üretimi yapılan Chrysler fabrikaları kapatılmış ve 300 bine yakın işçiye yol verilmiştir.
Ham petrol üretiminin yüksek (485 mt) olmasına rağmen, ABD, tüketiminin % 40'ını ithal etmek zorundadır. Doğalgaz üretiminde de alınan tedbirler etkili olmazsa tehlikeli neticeler görünüyor. Nükleer enerji alanında kurulu tesis gücü (600.000 MW) ve üretim (300 TW) saat olmasına rağmen, çevrecilerin nükleer enerji üretimine karşı çıkmasından dolayı üretim için nükleer santral programları yavaşlatılmaktadır.
Bunun yanında Amerika'nın nüfus artış oranı % 15 rakamı ile son yıllardaki en düşük oranlarda seyretmektedir.
Sosyal bünyesinde karşı karşıya olduğu önemli bir sorun da; zenci insanların karşılaştıkları güçlüklerden dolayı duydukları rahatsızlıklardır. Zenci nüfusunun; beyaz nüfusun % 0.15'lik artışına rağmen, % 0.20 oranında artması, doğum sırasında anne ölüm oranlarının zencilerde beyazlara oranla düşük olması, gelecek yıllarda Amerika'da zenci potansiyelini etkili bir güç haline getirecektir.
Önemli olması bakımından Amerika'nın yakın zamanda takip edebileceği dış politika stratejilerinin yönü ve şekli hakkında ip uçları elde etmek için, Harvard üniversitesi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Samuel Huntington'un, “
Değişen Güvenlik Çevresi ve Amerikan Ulusal Çıkarları” konulu projesinden bazı alıntılar yapmak faydalı olacaktır. ABD'nin yeni dış politika stratejileri, “daha fazla işbirliği imkânları için kendi uygarlığı içinde Avrupa'yı da içine alacak şekilde hareket etmek, Doğu Avrupa ülkelerini de bu birlikteliğe dahil etmeye çalışmak. (Amerika İngiltere'yi de yanına aldığı son NATO toplantılarında NATO'ya girmek isteyen Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerini, Almanya'nın karşı çıkmasına rağmen Rusya'yı rahatsız etmeden önce kısa dönemde bu ülkelerle askeri işbirliğine dayanan askeri tatbikatlar yapmak istemektedir. Zamanı geldiğinde ise bu ülkeleri NATO'ya dahil etme yönünde düşünceleri vardır).
Diğer politikaları ise; aynı uygarlığa dahil toplumlar arasındaki lokal savaşların büyük çaplı savaşlara dönüşmesini engellemek, askeri kapasitesini üst seviyede hazır bulundurmak, Doğu ve Güneydoğu Asya'daki askeri üstünlüğünü korumak (Kuzey Kore'nin nükleer gücünü kontrol altına almaya çalışması gibi), rakip olarak gördüğü devletlerin, diğer devletlerle olan sorunlarını körüklemek ve çıkarları doğrultusunda kullanmak, kendi değerlerine ve çıkarlarına sempati ile bakan grupları ve ülkeleri desteklemek, kendine yakın olan ülkeleri güçlendirmek” olarak tahmin edilmektedir.
Amerika, Avrupa ve Pasifik'teki yeni oluşumlara karşı kendisine yukarıdaki stratejilerinin gereği müşterek hareket edeceği güçler arayacaktır. Yakın dönem için ise bunu bulmuş görünüyor: ABD, Çin'e mukabil, Çin ile Hint Okyanusu sularının kullanımı bakımından sorunları olan Hindistan'ı destekleme yoluna gitmektedir. Hindistan'ın takviye yolu ise Pakistan'ı zayıflatmaktan geçtiğinden, Amerika yönetimi Pakistan'ın iç politikalarına çok sık müdahalelerde bulunmaktadır. ABD bugün Pakistan'dan şunları istemektedir: Nükleer programlarını durdurmak, Keşmir meselesinde Amerika'nın telkinlerine açık hale gelmek. Ayrıca ABD'nin etkisindeki Hindistan, sekülarizm ve terör meselelerini bahane ederek, İslâm dünyasına karşı Orta Asya coğrafyasında etkili olabilmenin yollarını aradığını son zamanlardaki siyasetleri ile belli etmiştir. Bununla beraber Avrupa ve Pasifik güçlerinin Rusya'yı da rahatsız etmesi neticesinde, zaten Amerika'nın mali desteğine muhtaç olan Rusya Federasyonu, bu devlet ile müşterek hareket etme yoluna gidebilir.
Amerikan yönetiminin, bozulan iktisadî ve sosyal dengelerini düzeltebilmek gayesiyle içine çekilmesinin ardından İsrail yönetimi, Çin'in ihtiyacı olduğu teknoloji transferini temin ederek, güçlenmekte olan Çin'e yakınlaşmanın yollarını arıyor. Bunun yanı sıra Amerika'nın inisiyatifinde gelişmekte olan siyasi arayışlar neticesinde meydana gelen ve HAMAS'ı dışlayarak başlatılan FKÖ-İsrail yakınlaşması, İsrail devleti ile Mısır yönetimi arasındaki sıcak ilişkiler, Suriye'yi İsrail'le yakınlaştırma çabaları ve son zamanlarda başlatılan Türkiye-İsrail ilişkilerindeki sıcaklık, bölgede İsrail'in güvenliği için gösterilen faaliyetlerin uygulamaya konulması olarak değerlendirilebileceği gibi, bu çalışmaların dikkat çeken önemli bir tarafı da, Amerikan yönetiminin bölgede istemediği İslâmî dirilişin engellenmeye yönelik diplomatik ataklar olmasıdır.
Bunun yanı sıra meselenin Güneydoğu boyutu da dikkatleri çeken gelişmelere sahne oluyor. Bilindiği gibi yakın zamanlara kadar Türkiye'nin yumuşak karnı olarak bilinen bu bölgede, PKK terör örgütünü destekleyerek, Türkiye'yi kendi ekseninde davranmaya ve aynı zamanda da güçsüz bırakmaya büyük çaba sarfeden ABD ve Batı yönetimleri, şimdilik görünürde bu desteklerini bu örgütten çekmiş bulunmaktadır. Mücadele ise son DEP kongresindeki havadan da hissedildiği gibi yumuşatılarak siyasi zemine çekilmeye çalışılmaktadır. Bundan sonra Batı'dan gelebileceği kuvvetle muhtemel isteklerin başında, Türk yönetiminin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki Kürt vatandaşlarımızın kültürel özerkliklerini tanımalarından ibaret olacaktır. Bunun ilk işareti Ankara'da 24 Ocak 1994 tarihinde başlayan ve Başbakanlık Psikoloji Merkezi tarafından düzenlenen “
Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi” konulu toplantıda ortaya atılan iddialarla verilmiştir. ABD'de Politik Psikoloji Merkezi'nin başkanı olan Prof. Dr. Vamık Volkan'ın yönettiği toplantıda yapılan konuşmalarda ortaya atılan fikirler şunlardır: “Anadolu'da asırlardan beri Kürtler bulunmaktadır ve bugün Anadolu denilen topraklar aslında bir bütünlük arz etmemektedir. Tarihte bütünü ile bu topraklara Anadolu denilmemiştir, Anadolu ifadesi Tarsus çayı ile Samsun sınırın batı tarafında kalan bölgedir. Tarsus çayı ile Samsun sınırı arasında kalan doğu bölümünün ise Kürdistan olduğu söylenmiştir.” Ayrıca bu toplantıda; “PKK hareketi de Kürt vatandaşların ezilmesine karşı onları savunmaya yönelik bir hareket olarak gösterilmiş, adeta Kuzey Irak'taki bir Kürt devletinden sonra, Güneydoğu'da da bir Kürt devletinin teşekkülü için nabız yoklanmıştır. Meselenin İsrail boyutuna dikkat çekmek gerekecek. İsrail'in Kuzey Irak ve Güneydoğu'daki oluşum ile yakından ilgilendiği bir vakıadır. Bölgede amerikan ekseninde hareket edecek bir Kürt devletinin kurulması, bu devletin aynı zamanda Türkiye-İran ve Suriye arasına girerek bu ülkeleri tedirgin etmekle, İsrail devletini rahatlatacağı kuvvetle muhtemeldir.”


Türkiye-Amerika-İsrail ekseninde, İsrail'in gelecekteki çıkarlarının korunması ve bölge güvenliğinin sağlanması açısından, su meselesi de ehemmiyetlilik arz etmektedir. İsrail, su ihtiyaçlarının karşılanması için Türkiye'den isteklerde bulunuyor. Bununla alakalı olarak İsrail'in elinde çeşitli su projeleri vardır.
İsrail'in Türkiye üzerine su projeleri:


1- Manavgat suyu projesi: Her gün Manavgat'tan Akdeniz'e boşalan 4 milyon metreküp suyun 509 bin metreküpü Belen mevkiindeki tesislerde toplanacak. Bunun 250 bin metreküpü klorlanıp tarım için kullanıma verilirken, geriye kalan 250 bin metreküpü deniz kıyısından 1500 metre açıktaki iki adet yüzer platforma iletilecek. Bu platformlar gerek büyük tankerlerin, gerekse büyük deniz anası balonlarının rahatlıkla yaklaşıp dolum yapabilecekleri bir konumda olacak. Buradaki su sadece İsrail'e değil, istekli olan Akdeniz ülkeleri ve adalara da verilecek.


2- Küçük Barış Suyu Projesi: Bu projenin iki farklı alternatifi vardır.


a- Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin denize akan kısımlarından bir boru hattı ile Suriye üzerinden Ürdün ve Filistin'e, dolaylı olarak da İsrail'e su taşınacak.


b- Boru hattını İsrail'e uzatmak yerine, Suriye'nin ortasında bırakılacak, böylece daha ucuz olacak. Buna karşılık Suriye'de kullanmakta olduğu Yarmuk nehrinden fazla suyu Taberiye gölüne akıtacak. Ya da boru hattı Golan Tepeleri'ne kadar uzatılacak ve burada yapılan bir açık kanalla hem tank engeli, hem de su bankası kurulacak.
İsrail bu iki projeden Manavgat çayı projesine oldu gözü ile bakıyor, ikincisi için ise Suriye'nin barış süreci içine biraz daha çekilmesini bekliyor.
Diğer taraftan Türkiye coğrafyasının etrafa etki yapabileceği bölgelerden tecrid edilecek şekilde bir üçgenle kuşatılmış durumdadır; bu üçgenin köşe başlarında Balkanlar'da Yunanistan, Kafkaslar'da Ermenistan ve Ortadoğu'da ise İsrail bulunmakta. Bunun yanı sıra son zamanlardaki tavırlarıyla, Suriye'ye dikkat etmek gerekir.
Yunanistan, Türkiye'nin etki alanında tutabileceği Adriyatik Denizi'ne kadar olan kısmı Kıbrıs, Ege Adaları'nın silahlandırılması, Batı Trakya meselesi ve son zamanlarda PKK terör örgütünü topraklarında üstlendirerek, Türkiye'ye kapamış durumdadır.
Ermenistan ise Azerbaycan ile girdiği mücadele neticesinde Türk yönetimini Kafkaslar'da etkisiz hale getirirken, bizim Orta Asya'ya çıkış kapımız olan Azerbaycan-Bakü yolunu da kapamış durumdadır. Türkiye ise Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında Rusya'ya ve ABD çıkarlarına karşı etkili olmanın yollarını bulamadıkça bölgede etkin bir rol oynaması mümkün değildir.
Ortadoğu coğrafyasında Türkiye'yi meşgul edecek en büyük engel İsrail'dir. Bunun yanı sıra, belki birkaç yıl içinde gerekli tedbirler alınmazsa, Suriye ve İran devletleri arasında önemli sorunlar gündeme gelebilir.
Suriye ile olan meselelerimizin en önemlisi şu durumda su meselesi olarak ortada duruyor. Suriye bundan dolayıdır ki Türkiye'den taviz almak için PKK örgütünü destekleme yoluna gitmiştir. Yine aynı devletin “
Büyük Suriye” idealinde Hatay ve Toroslar'ın güney kısımlarının olması, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gerginleştirilmesi için birilerinin elinde birer koz olarak durmaktadır. İran ise gerek Türkiye'nin gerek Türkiye'nin etkinliğini azaltmak ve gerekse de kuzeyindeki Azerbaycan'ın uzun vadede bağımsızlık isteklerini engellemek için, Türkiye ve Azerbaycan çıkarlarının aksine, Moskova-Erivan-Tahran arasında bir çizgide dış politika stratejileri takip ediyor. Bunun yanı sıra Türkiye ile İran devletleri arasındaki rejim farklılıkları da göz önünde tutulacak olunursa, gelecek zamanlarda, bu konuda bahane edilerek Türkiye ve İran devletlerinin bazı güçlerce bir savaşın içine sokulması gözden uzak tutulmamalı ve Türkiye bu konuda oynanacak kartlara çok dikkat etmelidir. Şuna dikkat etmeliyiz ki bu konular, ABD ve Batılı devletlerin strateji belirleyen uzmanlarının önlerinde hazır bulunmaktadır.

 

ÇİN:


Çin son 15 yıllık istikrarlı büyümesi ile pek yakında dünyanın en güçlü ekonomik yapılarından birine sahip olacaktır. Bu ülke 1978 senesinden başlayarak ekonomik politikada köklü bir değişim sürecine girmiştir. 1979'da ağır sanayi yerine hafif sanayiye, tarıma ve tüketim malları yapımına öncelik tanınması kararı alındı. Fiyat, ücret ve emeğin değerlendirilmesi sistemi, piyasanın gereklerine uygun olarak tekrar düzenlendi. İşgücünde verimin artırılması için yeni önlemler alındı. Rasyonel yatırımların tercih edilmesi (yalnızca askeri sebeplerle uzak ve dağlık kesimlere fabrika kurulması uygulamasından vazgeçildi) karara bağlandı. 1980'den itibaren özel şirketler hızla çoğaldı (1987'ye varıldığında bu özel kuruluşlarda çalışanların sayısı 17 milyona ulaşmıştı) ve dış satıma yönelik üretim yapan yabancı ortaklı şirketler kuruldu. Gene 1980'de serbest bölgeler (Guandong ve Fucien eyaletleri, Pekin, Şanghay ve Teincin kentleri) ve dış satım merkezleri oluşturuldu. Tarımda aile ekonomisine dönüldü. 1983-85 arası yabancı sermayenin gelişini teşvik etmek amacıyla 5 özel ekonomik bölge (Şıncın, Cuhai, Şantou, Siamen, Hainan) ve 14 açık liman oluşturuldu. 1991 tarihinde bu bölgenin dış ticareti 8.3 milyar dolara ulaştı. Bunun yanı sıra toprakların değerlendirilmesi ve yeni enerji kaynakları bulunması yönünde de önemli çalışmalar yapmaktadır. Nüfusu bugün 1.134 milyar olan bu ülkede doğum oranı % 19 dolaylarındadır. Son üç yılda ortalama 8.9 oranında bir büyüme göstermiştir ki ABD ve Japonya'nın bunda büyük katkısı bulunmaktadır.
İsrail, Çin'in böylesine güçlenmesinden ve Amerika'nın da kendi içine çekilmesinin işaretlerini vermesinden dolayı kendisini Çin'e kabul ettirmenin hesaplarını yapmaktadır. Bu gaye ile Çin'e sahip olmadığı teknoloji ve sanayi yardımında bulunuyor.
Amerika'nın birçok mahallelerinde Çinliler giyim, kuşam ve âdetleri ile kendilerini göstermektedirler. Aynı şekilde ABD üniversitelerinde Çinliler sayıca fazlalıkları ile dikkatleri çekmektedir. Pek çok bölüm Çinlilerin eline geçmiş durumdadır. Bilim imtihanlarındaki soruları kendi arkadaşlarına vererek kabul almalarını sağlamaları, Çinli öğretmenlerin kendi ırkdaşlarını kayırmalarına kadar her şey Çinliler'in lehine cereyan etmektedir. Diğer taraftan Çin, Orta Asya ve Sibirya coğrafyasında da etkili olmak istemektedir. Çinliler Orta Asya'ya gelerek oradan toprak almakta ve buralara yerleşmektedirler. Bu durum ise ileri dönemlerde Türk devletleri için, onların başlarını ağrıtacak gelişmeler olarak dikkatleri çekmektedir.
Bütün bunlara karşılık Çin'in yanı başında Japonya gibi bir devletin olması ve tarihlerinde çeşitli zamanlarda rekabet ve sıcak temaslara girmiş olmaları ileri zamanlarda Çin için bir zaaf meydana getirebilir. Aynı şekilde Hindistan ile Hint Okyanusu'nun sularının paylaşılmasından meydana gelen sorunlar, ABD'nin Çin'e karşı Hindistan ile ittifaka gitmesi, artı ABD'nin Çin içinde belirli bölgelerin kalkınmasını teşvik ederek bölgelerarası iktisadî farklılıklar meydana getirmek siyaseti ile Çin'i kendi bünyesinde zaafa düşürme siyaseti ile Doğu Türkistan meselesi Çin'in zaafları olarak ortada durmaktadır. Bundan başka 1992 rakamlarına göre petrol rezervlerin 3.274 ton olarak belli olması ileriki dönemde Çin'i zaafa düşürecek meselelerdir.

 

RUSYA:


Rusya'nın iktisadî durumu son derece bozuk olduğundan, bizim için ehemmiyet arz eden dış siyasetinin verdiği işaretler üzerinde durmak faydalı olacaktır.
Rusya Federasyonu istihbarat birimi KGB tarafından, kendi birimi olan Analitik Merkez'de Anatoly Kozlov başkanlığında hazırlanan “
İmparatorluğun Sınırlarında Rusya'nın Kafkasya'daki Politikası” isimli raporda şu görüşlere yer verilmektedir: 
“Rusya Kafkasya'yı kaybederse –Türkiye artık bölgenin tüm stratejik noktalarını- Karadeniz bölgesini ve Kafkasya'yı kontrol altına alacak.
Kafkaslar'daki Rus politikalarının hedefleri gereği, Rusya merkezi yönetiminin kontrolü dışında faaliyetlerde bulunan milletlerarası Kafkas halkları teşkilatlarının meydana gelmesi önlenmelidir.
Rusya'nın Kafkasya'daki politikasının başarılı olması için ilk şart olarak; tabii yandaşlar Ermenistan, Gürcistan ve Osetya desteklenmelidir. İkinci şart; Rusya'nın kendi devlet iktidarının bütün ve güçlü olmasıdır. Çünkü Kafkasya'daki bunalım Moskova'nın geçirdiği bunalımla doğrudan bağlantılıdır. Üçüncü şart; Kafkasya'da artık savaş başlamıştır. Buna göre de mahalli silahlı çatışmaları durdurmak için ayniyetli politikayı tasarlamalıyız ve mahalli çatışmaların büyük bir savaşa dönüşmesine hazır olmalıyız.”
Raporda, Kafkasya'da Şeyh Şamil, Mansur, Molla Mogamat gibi dinî liderlerin cihad bayrağı altında geçmişte Rusya'ya karşı mücadele ettikleri hatırlatılarak, “var olan bütün sıkıntılara rağmen şunu bilmeliyiz ki; Kafkasya'daki Hıristiyan vatandaşların kaybı bütün Kafkasya'nın kaybı demektir” fikrine yer verilmektedir.
Rusya'nın Kafkasya politikasının genel olarak; “direniş gösteren ahalinin yok edilmesi, dağlara ve verimsiz ovalara sürülmesi, Türkiye ve İran'a sürülmesi, kabileler arası kavganın kızıştırılması, Rus yandaşları ve Rus devlet adamlarının önemli makamlara atanması” olarak tarif edilmektedir.
Raporda sonuç ve tavsiye: “Bugün, eskilerdeki gibi Rusya, Kafkasya'sız olamaz. Rusya'nın ister iç, ister dış politikasının çöküşünü göz önüne alırsak –Kafkasya'nın kaybı hiç aklımıza getirmediğimiz sonuçlara yol açabilir. Bununla ilgili olarak özellikle unutulmamalıdır ki, Ukrayna'nın politikası sonucu ve Karadeniz donanmasının istikbâli belirsiz olduğundan Karadeniz'deki mevzileri ciddî şekilde sarsılmış bulunuyor. Karadeniz bölgesinde Türkiye'nin nüfuzu artmaktadır ve Rusya Kafkasya'yı kaybederse Türkiye'nin mevzileri sadece güçlenmeyecek, Türkiye artık bölgenin tüm stratejik noktalarını, yani Karadeniz Bölgesi'ni ve Kafkasya'yı kontrol altına alacaktır.”
Rusya Federasyonu'nun yukarıdaki rapor doğrultusunda Kafkasya bölgesinde Ermenileri destekleyerek ve Azerbaycan'ın içişlerine karışarak gerek Türk potansiyelinin aktivitesini ve gerekse de Türkiye'nin bölgede etki yapmasını engellediği biliniyor. Bunun yanı sıra Rusya'nın bölgede etkili hale gelen İslâm potansiyelini etkisiz halde tutmak gayretiyle Amerikan ekseninde bir dış politika takip etmesi muhtemel gelişmelerdir. Ukrayna'dan ileri gelen rahatsızlık, Ukrayna'nın elindeki 1800 adet nükleer başlıklı füzeden dolayı Batı ile müşterek olduğu için Rusya, Ukrayna'ya karşı yine Amerika ile müşterek hareket edecektir.
Balkanlar'da ise Rusya'nın elindeki en büyük koz, kullanabileceği bir Ortodoks ittifakıdır. Merkezi İstanbul'da olan Ortodokslar ile Vatikan'a bağlı Katolikler 1054 tarihinde birbirlerinden ayrılmışlardır. Vatikan'ın merkeziyetçi bir yapısı vardır. Ortodokslar ise özellikle Osmanlı Devleti'nin çöküş dönemlerinden itibaren Fener Patrikliği'nin etkisinden kurtularak bağımsız kiliseler halinde teşkilatlanmışlar ve birçok Ortodoks kilisesi komünist bloğa katılmıştır. Daha sonra Moskova Ortodoks Patrikliği'nin önderliğinde yeniden birlik oluşturma faaliyetlerine girişilmiştir. Bugün Ortodoks ittifakı, İstanbul Fener Patrikliği'nin önderliğinde tüm Ortodoks kiliselerinin bir araya gelmesi anlamında bir hareket olarak dikkatleri toplamaktadır. Bu hareket Moskova, Yunanistan ve Balkan Kiliseler Birliği'ni temin etmek amacı taşıyor.
1989 tarihinden sonra Rusya'da komünist rejimin yıkılması, Rus Ortodoks Kilisesi'ni kendi başına bırakmıştır. 16 Mart 1992'de İstanbul'da yapılan Ortodoks zirvesi neticesinde, Rusya Federasyonu'ndaki Ortodokslarla, İstanbul Patrikliği arasındaki bağlar yeniden kuruldu. Bu çalışmaların ardındaki gaye ise; Ortodoks birliğini yeniden canlandırmak ve ortaya çıkan 'Adriyatik'ten Çin seddine kadar' olan bölgedeki Türk ve İslâm varlığını etkisiz hale getirmek şeklinde işaretler vermektedir böylesine bir güç geçmişte “Moskova-III. Roma Nazariyesi”ni savunan Ruslar için gözden uzak tutulamayacak kadar önem arz etmektedir.

 

NASIL BİR TÜRKİYE?


Meselelere sadece iktisadi açıdan bakmak yapılan tahminlerin sağlıklılık nispetini düşürür. Bu sebeple ülkemiz açısından değişik bir değerlendirmede bulunmak gerekir.
Türklerin millet olarak İslâm ile şereflenmeleri, Abbasîler dönemine kadar inmektedir. Bu dönem ile İslâm devletlerinde aktif olarak vazifeler almaya başladık. İslâm düşüncesi ile devletleşmemiz ise Karahanlılar ile başlamış ve bu devlet, tarihe ilk Müslüman Türk Devleti olarak dahil olmuştur. Sonraları ise gerek tüm dünyayı ve gerekse de İslâm âlemini büyük nispette etki altında tutan üç büyük devlet kurduk. Bunlar Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve de sınırları 24 milyon kilometrekarelik muazzam bir hal alan ve Avrupa'nın içlerine kadar genişlemiş Osmanlı Devleti'dir. Tarih boyunca etkisi Hindistan'dan Ortadoğu'ya, buradan merkez olarak Arap Yarımadası'na, Orta Asya'dan Kuzey Afrika kıyılarına, İspanya'dan, Avrupa'nın içlerine kadar müessir olmuş İslâm medeniyetinin içinde aktif olarak görev almışız. Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki, çok derin bir devlet tecrübemizin olmasının yanı sıra, millet olarak sahip olduğumuz kültür, derin bir medeniyetin değerleri ile şekillenmiştir. Devletlerimizin çok geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiş olması, o nispette tarihi birikimlerimizi de artırmıştır. Bugün bizim için mazimiz, kullanılabilecek tecrübeler ihtiva etmektedir. Böylesine bir tarihi zenginlik istikbâl için ümitlerimizi artıran en önemli istinad-gâhımızdır.
Millet olarak belirli bir dönemden sonra zirvelerde kendimizi yenileyemediğimizden dolayıdır ki çöküşe doğru hızla yol almaya başladık. Zamanla da öylesine bir noktaya gelindi ki, Batı'nın yükselişi karşısında, kendimize olan güvenimizi kaybettik ve asıl o zaman kendi felaketimizi hazırladık. Bu güven kaybı bizi taklide yöneltti ve Tanzimat'tan itibaren de taklit illeti bütün bünyemizi kuşatarak, bizleri içten kemirmeye başladı. Batı medeniyeti gibi terakki etmek istiyorduk, lakin gerek aydınlarımız ve gerekse de siyasetçilerimiz ekseriyetle Batılı olmak ile Batıcı olmak arasındaki ehemmiyetli farkı anlamamıştı. Bu aydın ve devlet adamlarımız iktidara gelince, toplum olarak yanlışlıkları cebr ile kabul etmek gibi bir sürece dahil edildik.
Bugün gelinen nokta ortadadır. Siyasî, sosyal ve iktisadî yapımız sahip olduğu değerler derecesinde iyi işlemiyor. Sağlıksız bir toplum haline geldik. Dünya ile rekabet gücümüz kalmadı. Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Ortadoğu'da rahatlıkla etki yapabileceğimiz ortamlar teşekkül etmişken biz hâlâ kendi içimizde muvazeneyi temin edememiş durumdayız. Hâlâ bir-bir buçuk asır önceki hatalarımızın savunmasını yapıyoruz. Bu durum ise bizleri cemiyet olarak bunalımlara ve belki de bölünmelere sürükleyecek kadar tehlikeli bir durumdur. Artık kendimize gelmek ve bir dirilişe geçmek inkâr edilemeyecek bir hakîkat olarak önümüzde durmaktadır. Bu sadece bizim için değil, asırlardan beri sömürülen, ezilen, alçaklık kompleksine düşürülmüş tüm İslâm âlemi için bir mecbûriyettir. Diriliş muhakkak sûrette Anadolu merkezli olmalıdır ve de olacaktır. Bunun dışında bir alternatif şu durumda görünmemektedir.
Türkiye'yi yönetenler, kalemleri ellerinde cemiyetimizin üzerinde müessir olanlar, iktisadî yapının dahilinde gücü ellerinde tutanlar, toplumumuzun beyin takımı olan öğretim elemanları, artık tarihi ile barışmak zorundadır. Batı'nın dahi bugünlerde kendini yeniden sorgulamaya başladığı şu zamanda kendi kültür dinamiklerimizin ve manevi dünyamızı gereğince düşünmek ve yeni fikirler ortaya koymak zorundayız. Aydın kendine o vasfı veren hakikatin tayfları altında fikir üretmeli, siyasetçilerimiz yıkmak için, sadece menfi tenkitlerle siyaset yapmamalı, siyasetçi siyaseti, tarihî misyonumuzu göz ardı etmeden meseleleri hakikatle yoğurmuş, çözüm üretici, toplumuzu rahatlatıcı bir sûrette yapmalıdır. Artık ülkemizde politik kısırlılık aşılmak zorundadır. Siyaset ve siyasetçilerimiz siyasete aslî hüviyetini kazandırmalıdır. Beyin yapıcı olarak nesiller yetiştiren öğretmenlerimiz de yarının Türkiye'sini omuzlayacak insanları yetiştirirken mazi istikbal arasında sağlam köprüler kurmanın yollarını bulmalı, ruh ile beden arası muvazeneyi temin etmiş talebeler yetiştirmenin cehdi içinde olmalıdır.
Tarihi ile barışık, millî-manevî değerlerin âhengini temin edebilen bir Türkiye'nin gerek bugün, gerekse de istikbâlde yapacağı çok şey vardır hem bizim, hem İslâm âleminin, hem de dünyanın Türkiye'deki özlenen dirilişe ihtiyacı var.

 

FAYDALANILAN KAYNAKLARIN BİR KISMI:
1- Kennedy Paul;
Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, Ankara 1991, Türkiye İş Bankası Yayınları.
2-
Büyük Larousse, Milliyet yayınları.
3- Çeşitli tarihli
ZAMAN gazeteleri.
4-
İzlenim dergisindeki Samuel Huntington'un, “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesi, Ekim 1993.
5-
İzlenim dergisi, Ocak 1994.
6- Fukuyama, Francis,
Tarihin Sonu mu?, Rey yayıncılık.

 

                                                                         
Editör: Ali Can

 

Bu haber toplam 668 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER