Kayaoğlu:
Hristiyanların da koruyuculuğunu üstlenmişiz
Tarihçi Taceddin Kayaoğlu, 'Beyaz Diplomasi' kitabında Osmanlı padişahlarının
papalara yazdıkları namelerde “Haşmetlü, asaletlü, meveddetlü, dost-ı
velakarımız hazretleri” diye hitap ettiğini belirtiyor.
Taceddin KAYAOĞLU
(NOT: Yeni Safak Gazetesinden Mehmet Gündem'in Tarihci
Taceddin Kayaoglu ile Papa XVI. Benedictus'un Türkiye ziyareti vesilesiyle
20.11.2006' da yapmis oldugu reportaji. Ali Can)
MEHMET GÜNDEM
mgundem@yenisafak.com.tr
Papa'ya nasıl hitap etsek?
Papa'ya hitaben bir Müslüman tarafından yazılmış, şu cümlelerle başlayan
bir mektup hayal edin; "Haşmetlü, asaletlü, meveddetlü, dost-ı velakarımız
hazretleri". Herhalde ilk tepkimizi, mektubu kaleme alan kişinin dindarlığından
şüphe duymak olur.
Papa geliyor diye içimize bir korku düştü. Neredeyse Ankara'da karşılayacak,
elini sıkacak kimse kalmadı. Gazetelere sızan haberler ikinci sınıf protokole
hazırlık olarak iş görüyorlar. Papayla yeni tanışmıyoruz, ilişkilerimiz
de yeni değil. Peki tarihte, Osmanlılarda Vatikan ve Papalıkla ilişkiler
nasıldı?
Dinler arası diyalog da yeni bir şey değil. Peki Osmanlı pratiği bu
konularda neler söylüyor? En çok şimdi bilmemiz gereken bu konuda ne yazık
ki yeterince bilgi sahibi değiliz. Tarihçi Taceddin Kayaoğlu üşenmedi,
arşive girdi ve Osmanlı-Papalık münasebetlerini ortaya çıkardı, karşılıklı
mektuplaşmalar, hediyeleşmeler, kutlamalar ve daha neler neler… Kayaoğlu,
belgelerle, Doğu ile Batı ve dinler arasındaki ilişkilerin sürekliliğine
dair çarpıcı bilgiler veriyor.
Ağırlıklı olarak tercüme tarihi, eğitim ve kültür üzerine çalışan Kayaoğlu'nun
yayınlanmış çalışmaları arasında; Türkiye'de Tercüme Müesseseleri, Maarif-i
Umumiye Nezareti Tarihçe-i Teşkilat ve İcraatı (19. Asır Osmanlı Maarif
Tarihi), Şirinsiz Ferhat Leylasız Mecnun; Bayburtlu Hicrani gibi kitapları
sayabilirim. Habeş Kralı Necaşi ve Cafer b. Ebu Talib'in anısına hazırladığı
son çalışması Beyaz Diplomasi; Osmanlı-Vatikan ilişkilerini konu alıyor.
* * *
Dinler arası diyalog kavramı 90'lı yılların ortasından itibaren popülerleşti.
Bu kavram yaşadığımız bu döneme ait bir olgu mu, yoksa tarihi bir derinliği
var mı?
Dinler arası diyalog kavramı literatürümüzde biraz farklı algılandı.
Esas olan dinlerin değil dindarların diyalogudur. Sorunun kapsamını daraltıp,
bütün dinler arasındaki ilişkiler açısından değil de diyalog sürecine
İslâmiyet ve Hıristiyanlık açısından cevap aranacak olunursa gözardı edemeyeceğimiz
bir tarihi derinliği elbette var.
Diyalogun referansında ne var, tarih mi, din mi?
Diyalog, referansını dini metinlerden ve uygulamalarından alıyor. Meselâ;
biz Müslümanların Rahip Bahira'ya karşı hep bir sempatimiz olmuştur. Çünkü
daha Hz. Peygamber'in çocukluğunda O'nun omuzundaki peygamberlik mührünü
görmüş ve ilginç bir koruma refleksi göstererek Ebu Talib'e uyarıcılık
yapmıştır. Bir başka örnek, Mekke'de Müslümanlara yapılan ağır baskılardan
sonra, Hz. Peygamber'in 70 küsur insanı Hıristiyan Habeşistan'a ve Kralı
Necaşi'ye göndermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Yine Hz.
Peygamber'in 622'de Mekke'den Medine'ye hicretinin ardından Musevîler
ile imzalanmış olan Medine Vesikası (Suhuf), farklılıkları ortak bir zeminde
buluşturmanın ve yaşatabilmenin önemli bir göstergesidir. Hz. Peygamber'in
risâletini bildirmek için devlet başkanlarına yazdığı mektuplardaki zarafet
ve ince üslûp, diyalog zemini oluşturmak açısından kendisinden sonra gelenlere
rehberlik yapacak niteliktedir.
Konuya Osmanlı ölçeğinde bakarsak, Osmanlıların Hıristiyanlarla olan
ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk-İslâm geleneğinin zirve temsilcileri olan Osmanlılar, daha kuruluş
dönemlerinden itibaren Balkanlar'da Ortodoks Hıristiyanların koruyuculuğunu
üstlenmişler, dinî özgürlüklerin de ötesine taşarak, bu insanların iktisadî
yönden güçlenmeleri için ellerinden geleni yapmışlar ve hatta güvenliklerini
sağlamak amacıyla Tımarlı Sipahileri Hıristiyan bölgelerde görevlendirmişlerdir.
I. Murat döneminde temelleri atılmış olan Devşirme sistemi ve Yeniçeri
Ocaklarının işleyişinde Hıristiyan unsurların rolü bilinen bir vakadır.
Yine İstanbul'un fethi ile başlayan süreçte Fener Rum Patrikhanesi'ne
ve bu kurumun bağlılarına tanınmış ayrıcalıklar -her ne kadar siyaset
stratejisi açısından ele alınacak olsa da- devlet geleneğimizdeki adalet
ve hoşgörü politikalarından bağımsız da değildir.
Osmanlı Vatikan ilişkilerini konu alan çalışman hangi dönemleri kapsıyor?
19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başları.
HERKES YANINDA VAR OLANI VERİR
Sen çalışmanda ortaya yeni ne koyuyorsun?
Arşiv taraması sonucunda pek çok evrak ortaya çıktı. Bu çalışmayı Osmanlı
padişahları ile Papalar arasında gidip gelen özel evraklar ile sınırlandırdım.
Örnek olması açısından; taraflar arasında yılbaşı tebrik mesajları, doğum
günü kutlamaları, taziyeler, cülus, hediyeleşmeler, özel içerikli mektuplar,
karşılıklı verilen nişanlar tercih edilen belgeler oldu.
Papa 16. Benedictus yoldayken bunları okumak ilginç olacak...
Papa Cenapları için ikinci sınıf protokol uygulanacağı haberleri sızıyor,
ama biz derin bir kültürün devamıyız. Misafirin tavrı ne olursa olsun,
ev sahibi kendine yakışanı ortaya koyar. Hz İsa'nın "Herkes yanında var
olanı verir" sözünü hatırlamakta fayda var.
VATİKAN'A GİDEN PADİŞAH YOK
Papayı Vatikan'da ziyaret eden bir Osmanlı Padişahı olmuş mu?
Hayır. Vatikan devlet statüsünü 26 Ekim 1926'de Mussolini ile Vatikan'ın
Dışişleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında imzalanan Concordat (Mukavele)
ile kazandı. Dolayısıyla Osmanlı padişahlarının devlet adamı ölçeğinde
bu tip ziyaretler yapmaları doğru da olamazdı. Avrupa devletlerini ziyaret
eden ilk Osmanlı Sultanı Abdülaziz'dir, Fransa'ya gitmiştir. Kendisinin
Papa'ya göndermiş olduğu mektuplar var.
Osmanlı padişahları hangi vesilelerle Papa'ya mektup yazıyorlardı?
Genel itibariyle cevabî mektuplardır. Meselâ; Sultan Abdülaziz 27 Eylül
1872'de Papalık makamına yazdığı mektuba; "Haşmetli, asil, sevgili dostumuz
hazretleri" hitabı ile başlamış, "…Katolik tebaamızın refah ve mutlu hallerine
itina hakkında değişmez olan samimi arzumuz, zat-ı alileri katıda da eskiden
olduğu gibi medar-ı itimat ve itminan olacağı şüphesizdir…" ifadelerine
yer veriyor. Başka bir örnek; II. Abdülhamid'in Papa'ya yazdığı mektupta
da yine "Haşmetlü, asaletlü, meveddetlü, dost-ı velakarımız hazretleri" diye
başlıyor, şöyle devam ediyor; "…Gerek benim, gerekse devletim hakkında
samimî duygularınız ve hakkımızda istediğiniz iyilikler bizi memnun ve
müteşekkir kılmıştır."
Şeyhülislam fetvalı hitap
Mektuplardan nlaşıldığı kadarıyla İstanbul ile Vatikan arasında yakın
ilişkiler var. Papalar hangi nedenlerden padişahlara mektup göndermişler?
Bu mektuplar Osmanlı Hıristiyanlarının rahat ettirilmesine ve dinlerinin
serbestçe icra edilmesine yönelik temennileri kapsamaktadır. Mesela Papa
XIII. Leo'nun 20 Haziran 1895'te II. Abdülhamid'e gönderdiği mektup bu
konuyla ilgili. Papa, "Majesteleri" hitabıyla başladığı mektubunda; "…Bu
şekilde padişahın özel iltifatlarına nail olmak tarafımızca övünç vesilesi
olmuş ve adı geçen vekilimizin yüce hükümdarları tarafına tevdie memur
olduğu işbu name ile zat-ı şâhânelerine doğrudan doğruya teşekkürlerini
beyan eylemek arzusunu doğurmuştur" ifadelerini kullanmıştır.
Papaya hitaben "haşmetlü", "asaletlü", "meveddetlü", "dost-ı velakarımız" gibi
ifadeler dinen mahzurlu görülmemiş mi?
Hayır, hiç problem olmamış.
Fethullah Gülen'in Papa ziyaretinde "Papa Cenapları" demesi
eleştirilmişti…
Fethullah Gülen'i bir geleneğin devamı olarak görüyorum. Gülen'in, Abdülaziz
ve Abdülhamid gibi benzer ifadeler kullanması anlaşılabilir. Burada dikkat
çeken bir husus Gülen'in de arşiv belgelerinde geçen ifadeleri bire bir
kullanması. Bu, sürdürülen diyalogun, tarihi ve dini bir zemine oturduğunu
gösterir.
Bu tip hitapları, iki siyasi makam arasındaki protokol kuralı olarak
değerlendirmek mümkün mü?
Vatikan bu tarihlerde devlet statüsünde değildir, Osmanlı da Vatikan'ı
bir devlet olarak görmediğinden bu tip yazışmalara girmemiştir. Belgelere
yansıdığı kadarı ile Vatikan'da bir Osmanlı temsilciliği açılması gündeme
gelmiş, konu Şeyhülislam'a sorulmuştur. Şeyhülislam; Vatikan'ın bir devlet
statüsünde olmadığını ifade ederek, 'siyaseten' bir temsilciliğin açılmasının
dinen mahzurlu olmadığını bildirmiştir.
Peki birisi devlet, ötekisi değil. Bu ilişkileri, mektuplaşmaları nasıl
izah edeceğiz, karşılıklı siyaset üretme, strateji gütme aracı mı mektuplar?
Osmanlı açısından muhatap alınan dini makamın Hıristiyanlık dünyasının
büyük mezheplerinden olan Katolikliğin dini temsilcisi olması, Osmanlı
himayesindeki Hıristiyan unsurların yoğunluğu, tespitinizi mantıklı bir
zemine oturtur.
Padişahlar papaları hangi statüde görüyorlardı?
Osmanlı Devleti, siyasi muhatap olarak İtalya Devleti'ni almakta ve
işlemlerini Roma Elçiliği üzerinden yapmaktaydı. Osmanlılarda, Vatikan
siyasi değil, ruhani bir makam olarak muhatap alınmıştır.
Papa 13. Leo: Sultan Abdülhamit Han yaşasın
Seni bu çalışmada en çok etkileyen ne oldu?
II. Abdülhamid döneminde Vatikan'da yaşanmış bir sahne çok etkileyicidir.
1903'te Padişah'ın hediyelerini Roma'ya götüren Osmanlı elçisinin de katıldığı
Papa'nın jübile töreni sırasında Büyük Saint Petro Kilisesi'nde toplanan
70-80 bin kişi Papa içeri girerken hep bir ağızdan,"Yaşasın Papa" diye
bağırırken, Osmanlı elçisini gören Papa "Sultan Hamid Han Yaşasın" şeklinde
bir karşılık veriyor. Kilise tarihinde bu tür bir olaya ilk defa rastlanılıyor.
Tarih bize hep savaşmayı değil barışı da öğretiyor. Önemli olan tarihe
nasıl baktığımız ve ondan ne istediğimizdi.
Sultan'ın yüzüğünü taşıyan Papa
Protokol ilişkiyle insani ilişki iç içe geçmiş. Mektupların ötesinde
başka neler var karşılıklı gidip gelen?
Karşılıklı hediyeleşmeler var mesela!.. Sultan Abdülmecit, 1848 yılında
Papa'ya 6 tane at, yastık, koltuk yastığı, yüz yastığı, minder, kanepe
yüzü, Hereke fabrikasından şilte yüzü gönderiyor. Hediyeler Papa'nın isteği
üzerine halkın görmesi için Vatikan'da yedi gün sergileniyor. Bir başka
örnek; Papa XIII. Leo, II. Abdülhamid kendisine yüzük hediye edince, parmağındakini
çıkarıp Sultan'ın yüzüğünü takıyor ve uzun yıllar taşıyor.
Bir de enfiye kutusu var galiba?
Evet, bu kutu 1893 yılında Papa'nın göreve gelmesi üzerine Sultan II.
Abdülhamid tarafından yaptırılmış, kırmızı renkli ve güzel taşlarla süslenmiş
kıymetli bir hediyedir. Ayrıca Sandıklı civarında ortaya çıkarılan Hıristiyanlığa
müteallik bir taş Müze-i Hümayun adına bir jest olarak Papa'ya gönderiliyor.
Vatikan'dan İstanbul'a, padişahlara gelen hediyelerde neler var?
Sultan Abdülmecid'e Papa tarafından 1848'de Roma'da bulunan Trajan direğinin
yaldızlı pirinçten modeli, her tarafı mozaikten yapılmış 3 ayaklı tabla,
Papalık matbaasında basılmış basma resimler mecmuası, ayrıca altın, gümüş
ve bakır madalyaların numuneleri gönderilmiştir. Yine 1880'de bir mozaik
masa Papa tarafından II. Abdülhamid'e hediye gönderilmiştir. Bu hediyelerin
dışında Papalık makamından Osmanlı Devlet ricaline nişanlar verildiği
gibi, aynı şekilde Osmanlı Devleti tarafından da Papalığa mensup şahıslara
özel nişanlar ve hediyeler verilmiştir.
Editör: Ali Can
|