TEFEKKÜR'ün sesi: SÖZ
Sözün bir namus olduğunu ve şahsın karakterini yansıttığını bilmeyen bir insan yüce mefkûrelerin taşıyıcısı olamaz.
02 / 07 / 2008
Taceddin Kayaoğlu*

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden birisi de nâtık (konuşan) olmasıdır. Yüce yaratıcının “Kelam” sıfatının bir tecellisi olarak insana verilen bu nimetin şükrü de herhalde yine kendi cinsinden olmalıdır. “Ceza amelin cinsine göredir” kaidesince, “söz”ün çok büyük bir nimet, yerli yerinde kullanılması için verilen bir emanet olduğunun farkına ve şuuruna varan bir insanın farklı bir şekilde tavır takınması mümkün değildir. Aksi bir durum bizleri zihin ve inanç dünyasındaki ciddî paradoksların varlığına götürür.
“Laf” nefsin hırıltısı, “söz” tefekkürün sesidir. Düşünce ırmağının çağlayanlar halinde ifade denizine dökülmesidir söz. Düşünce ile ifade arasındaki irtibat ne ise, kaynakla deniz arasındaki bağlantı da odur.
Kelamî söz ile kitabî söz arasında temelde bir farklılık yoktur. Ancak beyanın insan üzerinde çok ciddî tesirleri söz konusudur. Gerçek inanmış ve adanmışların sırlı ve derinlikli sohbetlerindeki insibağı kitapla elde etmek her zaman ve herkes için mümkün değildir.
Söz aynı zamanda düşüncenin kantarıdır. Muhatabın ifadelerindeki derinlik, düşünce bağları, tarzı/üslûbu onun ne ağırlıkta olduğunu gösterir. Derinliği kaybolmuş bir fikrin derisi hiçbir derde devâ olmaz. İnsanlar çoğu zaman bedenlerinin ağırlığını ölçmek için kantara çıkarlar, halbuki insanın asıl ağırlığı söylediği söz, yaptığı iş, takındığı tavır, çizdiği ufuktur. Allah (cc) nasıl ki insanın zahirine değil de batınına (kalbine) bakar, ehl-i kâmilin de nazar-gâhı kalptir. Çünkü ötede insanın bedenini değil kalbini tartacaklar. Dolayısıyla gerçek kurtuluşa erenler “akleden kalb”e ve “kalb-i selîm”e sahip olanlar olacaktır.
Sözün bir namus olduğunu ve şahsın karakterini yansıttığını bilmeyen bir insan yüce mefkûrelerin taşıyıcısı olamaz. Söylediğini bilmeyen bilmediğini söylüyor, demektir. Ne cehalet cübbesini giymiş gafillerden hakikat sudûr eder, ne de hakikat; gaflet, cehalet ve dalâlet üzerine binâ edilir. “Ben gerçeği söylüyorum, tavrımı hakikatten yana koyuyorum” demekle hakikate taraftar olunmaz. Hakikate taraftar olabilmek için hak olmak, haklı olmak, hak için olmak, hakla beraber olmak ve haktan yana olmak gerekir. Bununla beraber bilgi gerekir, samimiyet gerekir, tefekkür gerekir. Çünkü kaidedir; “Melikin atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır.”
Söz’le vicdan arasında da bir irtibat vardır. Bazen olur ki ifade edilen şeyler yerinde gibi gözükebilir, ancak insan söylediği her sözü vicdanında da bir teste tutmalıdır. Söz vicdandan çıkıp akıl ve mantık süzgecinden süzülerek zevk, estetik, nezâket ve nezâhet gibi formlara büründükten sonra söylenmiyorsa, söylenen şeyler bir kısım kelime ve cümlelerden mürekkep şeyler olabilir, ancak hiçbir zaman aslî hüviyetiyle söz olamaz. Lâf-ı güzaf olur; sû-i zan olur; gıybet olur; yalan olur; iftira olur; baş yaran, göz çıkartan taş olur; hesap-kitap yapılmadan rast gele atılmış ve geri döndürülmesi mümkün olmayan bir ok olur.
Şiraz’lı Sadi’nin ifadesiyle; insan bir nefesten iki defa hesaba çekilecektir; bir alırken diğeri de verirken. Merhum Süleyman Çelbî’nin enfes ifadeleriyle; “Her nefeste eyledik yüz bin günâh / Bir günaha etmedik hiçbir gün âh”. Şimdi, bu hakikatin şuurunda olan bir insanın her ağzına geleni söyleyeceğini düşünmek mümkün müdür? Hz. Ebû Bekir, devamlı olarak dilinin altına küçücük bir taş koyarmış, konuştuğunda yanlış yapmasın, sadece hakkı söylesin diye. Marifet bu konuları menkıbe olarak anlatmak değil, hayata hayat kılmaktır. Hakikat adına dahi olsa konuşulanların başkalarına tesir etmemesindeki en önemli sebeplerden birisinin de; kirli bir dile sahip olduğumuzun farkına varmak, aynı zamanda insan olduğumuzun farkına varmak demek, olacaktır. Öyleyse şuurlu bir insanın konuşması hikmet, susması tefekkür, -kudsî bir beyanda ifade edildiği üzere- tebessümü ise sadakadır.
Söyleyecek sözü olmayanların sükût etmesini bilmeleri ayrı bir meziyettir. “Konuşmak bir zaruret olabilir, ancak sükût etmesini bilmek bir sanattır” ifadesi ne kadar yerinde bir düşüncedir. Bazen sükût sesten daha ziyade etkileyicidir. Ancak ne var ki, “sükûtun çığlıkları”nı anlayabilmek için, sükûtun dilini bilmek gerekir. Yerine göre konuşmak ne kadar önemliyse, sükût etmesini bilmek de o kadar mühimdir, hatta fazilettir. Eskilerin “lisân-ı hâl lisân-ı kâl’den üstündür” ifadeleri tam da bu hakikate işaret eder. Hâl’in dili, tavrın dili, bakışın dili, duruşun dili; söylenenden/söylenecek olandan daha kıymetlidir, daha etkileyici ve daha derindir. Bazen ciltler dolusu kitabın ifade ettiği manâdan, yerinde ve derin bir bakış daha çok şey söyleyebilir insana. Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin bazen hiç konuşmadıkları olurmuş ve “Bizim sustuğumuzdan anlamayan, konuştuğumuzdan ne anlasın?” derlermiş. Yine, “İnsan ömrünün tek sermayesi âciz olmasıdır. İnsan âhirete giderken ne malını, ne mülkünü, ne çoluk çocuğunu, hiçbir şey götüremiyor. Sadece Allah için olan amellerini... Seyyid Taha-i Hakkârî Hazretleri, mübarek hocam Seyyid Fehim Efendi’ye, “Bize ne getirdin?” deyince; “size, sizde olmayan bir şey getirdim.” diye fısıldamış; “Günahlarımı.” Konuyla ilgisiz gibi gözükse de aslında tam anlamıyla bam teline dokunduran bir ifadesini daha buraya kaydetmeden geçmeyelim. Talebelerinden birisi “edeb” hakkında sorduğunda; “Edeb hudûda, sınırlara riayet etmek, onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhafazadır, gözetmektir” buyurmuş.
Atalarımızın “söz gümüş ise, sükût altındır” sözü; ilim-irfan ehlinin yanında -müsaade edilmediği müddetçe- konuşulmamasını, insanın dinlerken daha fazla şey öğrenebileceğini, çok konuşanın çok hata yapacağını, inananlar için söylenen her sözün ötede mutlaka bir hesabının olacağını, vs. ifade ve ihtar sadedinde söylenmiş çok derin manâları muhtevî bir sözdür. Ancak şu hususu da unutmamak gerekir ki; sözü gümüş olmayanın sükûtu altın olmaz.
Ağızdan çıkan her söz, söz müdür?
|