GEÇMİŞ ZAMANLARIN SİVİL TOPLUM ÖNDERLERİ:
“BABA”LAR
18 / 06 / 2008
Taceddin Kayaoğlu*
Son zamanlarda ülkemize ithal edilerek kutlanılan günlerden biri de Babalar Günü. Bir kısım insanımız tarafından 15 haziran günü kutlanılacak babalar günü de yılda bir defa hatırlanacak “ithal günlerimiz” arasına girdi. Topyekûn idrâkine varamadığımız insanlık şuurunu parçalara ayırarak kutlamaya çalışıyoruz. Kutluyoruz, zîrâ ondan da ne yazık ki maddî bir çıkarımız var. Gönüllerin vîrân olduğu/boşaldığı bir devirde ceplerin ve kasaların dolması insanlığa ne fayda getirir, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da; kendimizi bilme-tanıma adına her gün yeni bir fetih şuuruyla benliğimizin en ücra köşelerine kadar sefere çıkmak ve bizi biz yapan değerleri bir kez daha idrak etmek zorunda olduğumuzdur. Çünkü kurtuluş sırrımız; benliğimizi idrake ve insanlığın kurtuluş kaderine bağlı.
Yılda bir kez hatırlanmak ne acı... Zoraki tebessüm takdimi ne hazin… Hatırlamak için unutmak lazım. Yılda bir kez hatırlanan şeyin değeri de -hatırlayanlar açısından- o kadardır. Değerler skalasında yerleri değiştirilen dinamiklerimiz hakkında söylenecek söz çok olmakla birlikte, “babalar günü münasebetiyle” bugün bizler kültür tarihimizde “baba”lar(ımız)ın yeri, önemi ve tarihî seyri hakkında kısa bir gezinti yapacak ve “baba” kavramına farklı bir açıdan bakmaya çalışacağız.
“Baba” kelimesi Türk, Fars ve berber dillerinde “ata” manâsında kullanılır. Mecazî olarak hürmete layık yaşlı insanlara, bir zümrenin veya teşekkülün başında bulunan kimseye, ya da yaşı küçük olsa bile ilim ve irfanından dolayı saygıdeğer kimselere “baba” denir. “Baba” kavramı tarihî süreç içerisinde bir kısım mutasavvıflara, tarikat şeyhlerine, halifelerine veya bazı meczuplara verilen bir unvan olarak karşımıza çıkar. Kan bağıyla oluşan babalığın haricinde bir de dinî önderlerle onlara bağlı olanlar arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı manevî baba-evlat münasebeti vardır. Mukaddes kitaplardan Tevrat’ta “Hazret-i Âdem, Hazret-i Şit, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İshak gibi peygamberlerden ‘baba’ diye söz edilmiş, bu anlayış Hıristiyanlık’ta da devam etmiştir.”
Hazret-i Peygamber (sav)’in ümmetine göstermiş olduğu sevgi, şefkat, merhamet ve samimiyet açısından onların babaları, ümmetinin de peygamberlerine gösterdikleri saygı ve sadakat açısından O’nun evladı durumundadır. Bu husus diğer peygamberlerle ümmetleri arasındaki ilişki için de geçerlidir. Hazret-i Peygamber (sav)’in hanımları için Kur'ân-ı Kerîm’de “mü'minlerin anneleri” (Ahzab, 33/6) ifadesi kullanılmaktadır. Dolayısıyla -bir Hadîs-i Şerifte de geçtiği üzere-, peygamberimiz de manen ümmetinin babası mevkiindedir.
“Bab” veya “Baba” unvanı bazı meczuplara ve şeyhlerle sûfîlere X. yüzyıldan itibaren verilmeye başlanmıştır. Baba Kûhî (ö. 1050) ile Baba Tâhir-i Uryân (1055) bu unvan ile meşhur olan sûfîlerdendir. XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, İran ve bütün İslâm âleminde yaygın olarak kullanılmaya başlayan “baba” unvanı, XII. yüzyılda Ahmed Yesevî dervişleri arasında da ilgi görmüştür. Yesevî’nin mürşidi Arslan Baba, halifelerinden Zengi Baba, Maçin Baba bu unvanlarıyla tanınırlar. Ayrıca “ata” kelimesi de “baba” kelimesiyle aynı anlamda kullanılmıştır bu sufîler arasında.
Baba kelimesi Anadolu’nun fethinden önce yaygın olarak kullanılıyordu. Baba Tahir, Baba Hacı, Baba Cafer, Baba Süngü, Baba Semmâsî, Baba Sevdaî bu unvanla tanınan sufîlerdendir. Fetihten sonra da Anadolu’ya gelen sufîler arasında “baba” unvanlı mutasavvıflar vardı. Bunların içinde en tanınmışı Babaî tarikatının da kurucusu olarak kabul edilen Baba İlyas-ı Horasanî (ö. 1240) ile onun adına bir isyan hareketi gerçekleştiren Baba İshak (ö. 1240)’tır. XIII ve XIV. yüzyıllarda, ayrıca Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Geyikli Baba, Koyun Baba, Barak Baba, Somuncu Baba, Otman Baba gibi “baba” unvanlı birçok tanınmış sufî bulunmaktadır.
Kaydedilmesi gerekli önemli bir husus da, “baba” kelimesinin gerek Sünnî, gerekse Şiî tasavvuf çevrelerinde ortaklaşa kullanılan bir unvan olduğudur. “Baba” unvanı her iki ekole mensup kişiler tarafından da kullanılmıştır. Halkın büyük bir kısmı tarafından “manevî önder”, “ermiş kişi”, “Allah dostu” olarak kabul edildiklerinden bu kişilerin “baba” olarak adlandırılmalarında ve yaygın olarak kullanılmalarında bir mahzur görülmemiştir.
Türk toplumunun manevî önderlerinden olan babaların etkisi bugün Anadolu’nun her tarafında, özellikle Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde hâlâ devam etmektedir. Yöresel olarak ise Erzurum, Erzincan ve Bayburt civarında etkili olan bu manevî dinamiklerin bireyi ve toplumu etkileyici ve dahi yönlendirici söz, şiir ve menkıbeleri dilden dile dolanmakta, bu minval üzere şifahî kültür geleneği devam ettirilmektedir. Meselâ; Erzincan’da Terzi Baba (Vehbi Hayyâtî), Bayburt’ta İrşadî Baba, Ağlar Baba, Ahmet Baba, Celalî Baba ve Hicranî Baba bunlardan sadece birkaçıdır. Bu zevat aynı zamanda Sünnî düşünceye sahip tarikat mensubu, bir kısmı ise tarikat şeyhidir.
Topluma yön veren ve merkezî bir konum ihrâz eden babaların birçoğu aynı zamanda şairdirler. Gerek halk, gerekse tasavvuf şiirinden ölmez örnekler veren babaları biraz da unutulmazlar arasına sokan bu yönleridir. Öyle ki, meselâ; hemen her Bayburtlunun hafızasında bu babalara (şairlere) ait hiç olmazsa bir beyit, belki birkaç şiir vardır. Hatta bir veya birkaçının divanını ezbere bilenler bile mevcuttur.
Hazreti Ali’nin “İnsanların içinde insanlardan bir insan ol” düstûrunu kendilerine şiar edinen babalar, halkın içerisinde farklı hissedilmemek, onlara yakın, hatta onlardan birisi olduklarını göstermek, diğer yandan geçimlerini çalışarak temin edip kimseye yük olmamak için belirli meslek gruplarına sülûk etmişlerdir. Gerçek mürşid-i kâmil olan bu zevâtı bizler bazen demirci (Demirci Baba), bazen fırıncı (Somuncu Baba), bazen de terzi (Terzi Baba) olarak görürüz. Herhalde onların en önemli özelliklerinden birisi de halkın nazarında kendilerini “sır”layıp, mesleklerini manâ yüceliklerine perde kılmalarıdır. Evet, “Wittgenstein’ın da dediği gibi, ‘ne kadar zordur, göz önünde duranı görebilmek!’ [Onlar kendilerini sırladıkları için t.k.] kendini sırlayan bilgeler, Allah’ın sonsuz ve mutlak varlığında kaybolmuşlardır. Onlar, kınayanın kınamasından korkmaz, sadece O’nun rızasının sevdasındadırlar. Esasen, bir gönüle iki sevdanın sığmayacağını bize, en çok, sırlanmış veliler anlatır.”
Babalar, halkın teveccühüne karşı müstağnî tavırlarıyla dikkat çekerler; bulduklarında dağıtır, bulamadıklarında ise şükrederler. Onların gözü ve gönlü toktur. Yokluktan yakalarına dikmiş oldukları nişandan memnundurlar. Ne zenginin baklavasında gözleri, ne de çörek ve böreklerinde arzuları vardır. Bu sırra işaret için Hicrânî Baba şöyle der:
Arzum yok zenginin baklavasında
Aslım arpa aşı içenlerdeniz.
Ne börek ne çörek ne tavasında
İğne iplik ile uçanlardanız.
Ne servet ne varlık ne aldım devlet
Ne âlim ne ilim gördüm icâzet
Çoban çeşmesinden içtiğim şerbet
Varlıktan bir kenar geçenlerdeniz.
Anadolu’daki babalardan bir kısmı bâdeli âşıktır (halk arasında bunlara “Hak âşığı” da denir). Zâhirde şiirleriyle Leylalarına imdat makamında yanık feryatlar gönderirler (bahse konu coğrafyada âşıklar bir kısım şiirlerini makamla okurlar ki buna halk arasında “beyit söyleme” denir), ancak manâda, gönüllerini yakan Mevlâ’larına olan aşklarıdır. Aslında şiirler O’nun için söylenir, türküler O’na yakılır. Onlar Aslı’sız Kerem, Arzu’suz Kamber, Şirinsiz Ferhât ve Leylâ’sız Mecnûn’durlar. Sözü bütün Hak âşıkları adına Hicrânî Baba’ya verirsek o şöyle diyecektir:
Öyle bir sevdâya olmuşum meftûn
Şirinsiz Ferhât’ım Leylâ’sız Mecnûn
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn
Diğer yandan, gönüllerini gerçek aşkla dolduranların başka aşklara kapalı kalacakları da bedihîdir:
İki sevdâ çeker bu deli gönül
Biri Elif’tedir birisi Mim’de.
Bir evrakta iki nokta nazardır
Biri Elif’tedir birisi Mim’de.
Şehr-i lâ-mekânda cihâna geldim
Ne şâd oldum ne zevk alıp ne güldüm
Ben gönül sevdâsın ikiye böldüm
Biri Elif’tedir birisi Mim’de.
Elbet âşık olan maşûkun gözler
Bırakmaz avını gece gün izler
Benim bu gözlerim iki dem gözler
Biri Elif’tedir birisi Mim’de. (Hicrânî Baba)
İçinde bulundukları toplumun bütün problemleriyle meşgul olup, onları çözüme kavuşturma hususunda hal çareleri arayan babalar, bazen problemlerle alakalı, bazen de takınılması lazım gelen tavırlarla ilgili olarak çevresindekilere zaman zaman nasihatlerde bulunmuşlardır. Dünyada sadâkatin, kemâlâtın önemli olduğunu; çiçeksiz baharın, bülbülsüz gülün bir öneminin olmadığını şiir diliyle şu şekilde ifade etmişlerdir:
Ağyar sâkîsinin bal şerbetinden
Muhibb-i sâdıkın sözü şirindir.
Kal ehli olanın nasîhatinden
Bir ehl-i tarîkin izi şirindir.
Çiçeksiz bahardan bülbülsüz gülden
Sümbülsüz selviden lâlesiz daldan
Hizmetsiz ustadan yarım molladan
Elbet meyhanenin sazı şirindir.
Asâletsiz beyin idâresinden
Bağbansız bahçenin gülzâresinden
Muhannet olanın dil yâresinden
Mert yiğidin elbet gürzü şirindir.
Bulabilsem cân içinde cânânı
Anda mevcut her bir derdin dermânı
Sofîde, zâhidde kispet lisânı
Gedâ Hicrânî’nin arzı şirindir.
Babalar gündüzleri bir yandan geçim derdi ve halkın maddî ve manevî işleriyle meşgul iken, diğer yandan geceleri de Hakk’ın huzurunda el-pençe dîvândadırlar. Onların halk katındaki itibarlarını herhalde Hakk’a olan bağlılıklarında aramak gerekir. Zira O severse, kullarına da sevdirir. Yeri gelmişken güzel bir anekdotu kaydetmeden geçmeyelim; Evet, birçoğunun gece vaktini gafletle geçirdiği demleri ibadetle değerlendirenlerden biri de Bayburtlu Celâlî Baba’dır. Bir gün eski ismi Çıtanos olan köye gider ve köyün ağası olan İlbeg (Elbeğ) Ağa’ya misafir olur. Akşam yemekler yenildikten ve sohbetler edildikten sonra herkes istirahata çekilir. Ancak gaflet libasını giymeyip gecesini huzurda geçiren bir ehl-i gönül vardır, o da hanenin mihmanı Celâlî Baba’dır. Baba geceyi ihya ettikten sonra fecr-i sâdık sökün edince sabah namazını da edâ eder. Güneş doğmak üzredir, ancak misafiri olduğu köyün ağası hâlâ yatmaktadır. Bunun üzerine Celâlî Baba şöyle der:
Seherdir bülbüller öter
Gül-fem açtı İlbeg İlbeg
Sabâlar şebnem dolusu
Doldu taştı İlbeg İlbeg
Hep açıldı meyhâneler
Dem çekmede mestâneler
Elvan elvan peymâneler
Doldu taştı İlbeg İlbeg
Şem‘alar düştü fânûsa
Yoktur pervâneye bûse
Revan yolu Çıtanos’a
Bugün düştü İlbeg İlbeg
Celâlî erkânın tanı
Fâş etme sırr-ı Sübhân’ı
Gene Leylâ’nın kervânı
Geldi geçti İlbeg İlbeg
Toplumdaki anlaşmazlıkların giderilmesinde, iyi ilişkilerin kurulmasında, ahlâklı ve eğitimli bir toplumun inşasında babalar önemli roller üstlenmiştir. Özellikle Anadolu’da uzun kış gecelerinde mahalle odaları tam bir ilim-irfan yuvası, kültür ocağı vazifesi görmüş, halka burada Ahmediye, Muhammediye, Sîret, Battal Gazi, Hazreti Ali’nin Cenkleri vb. kitaplar okunarak güzel ve tatlı bir zaman geçirmekle birlikte, dinî inanç ve heyecan da diri tutulmaya çalışılmıştır. Gençler de imkânlar nispetinde bu meclislere alınarak büyüklerinden usûl-erkân öğrenmeleri sağlanmıştır. Babalar ise şiir ve sohbetleriyle bu meclislerin vazgeçilmezleri arasındadır.
Babalar (şair ve tarikat ehli olanlar) aynı zamanda önemli kültür taşıyıcılarıdır da. İletişim araçlarının kısıtlı olduğu dönemlerde köy köy, kasaba kasaba dolaşarak halkın irşadına vesile olmaya çalışan babalar, geldikleri yere yeni bir şeyler getirdikleri gibi, gidecekleri yerlere de farklı ve yeni şeyler götürerek millî-yerel kültürün devamlılığına, çeşitlenmesine vesile olmuşlardır. Ayrıca şu hususa da dikkat çekmekte fayda var; Geçmişte isminin önüne “baba” unvanını koyarak halkın arasına karışan bazı kötü düşünceli kimseler de olmuştur. Ancak bu tip şahısları “kötü misâl misâl olmaz” düşüncesinden hareketle söz konusu etmek istemiyoruz. Zaten böyle kimselere ne çevreleri, ne de gittikleri yerlerdeki insanlar itibar etmişlerdir.
Babalar içinde medresede ilim tahsili yapmışların yanı sıra, vehbî ilme mazhar, şifahî kültürle beslenmiş birçok gönül ehli insan da çıkmıştır. Mektep-medrese görmediği halde, her şairin inşa edemeyeceği şiirler söyleyebilenlerden birisi de Hicrânî Baba’dır. İrticalen söylemiş olduğu bir şiirinde kendisini şöyle anlatır Baba;
Zâhirde katre âbım yok deryâ-yı ummân benem
Medresede kitâbım yok manâ-yı devrân benem
Sorma zâhit bize varlık bu kılığın içindedir
Şehr-i lâ-mekâna tüccâr dürdeki mercân benem
Toplum içinde sevgi ve saygı gören babalar bugün manevî nüfuzlarıyla birçok yerde hâlâ ber-hayattırlar. Toplum olarak bugün belki de en fazla eksikliğini hissettiğimiz insan tiplerindendir. Marifet tezgâhlarında hikmetler dokuyan bu ruh ve manâ mimarlarına ne kadar ihtiyacımız olduğu ise izahtan vârestedir...
Yazımızı, gerek şiirleri, gerekse tasavvufî yönüyle birçok kimsenin irşadına vesile olan babalardan İrşadî Baba (Bayburtlu)’nın kitap çapındaki bir dörtlüğüyle bitirelim;
Dildâre dilde âşık ol dilde dildârın gizlidür
Mihmândar ol maşûki gör her şeyde mihmân gizlidür
Âşıksan candaki câne yandıra seni gülzâre
Bıraka Halîlü nâre âtâş-ı gülşan gizlidür
Bütün babaların her günü kutlu olsun...
KAYNAKLAR ve GENİŞ OKUMALAR İÇİN
1- Fuat Köprülü, “Baba”, MEB, İA., İstanbul 1993, c. 2, s. 165-166.
2- Süleyman Uludağ, “Baba”, TDV, İA., İstanbul 1991, c. 4, s. 365, 366.
3- Ağlar Baba’nın Tasavvufî Görüşleri (Neşreden: Ahmet Battal, Baskıya hazırlayan: Abdülkadir Cengiz), Bursa 1988.
4- Şirinsiz Ferhat Leylâ’sız Mecnûn, Bayburtlu Hicrânî, Taceddin Kayaoğlu-Mahmut Kırtan, Fide Yayınları, İstanbul 2006.
5- Bayburtlu Celâlî Baba (Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Şiirleri), Ahmet Doğan, Ankara 1999.
6- Sadık Yalsızuçanlar, “Üsküdar’ın Bir ‘Sır’lısı”, Zaman, 28 Haziran 2008, s. 22.
[Çerçeve Yazı]
bu Baba başka Baba
Bayburt’un manâ mimarlarından birisi de İrşâdî Baba Hazretleridir (1803-1877). Nice gönüllerde silinmez izler bırakan bu manâ erinin üç çocuğu vardır. Gün gelir Baba’nın bu üç çocuğu birden askere alınır. İrşâdî, mahsül zamanı olduğundan 3. Ordu’da askerlik yapan oğlu Ahmet Baba için kumandandan izin almak düşüncesiyle Erzincan’a gider. İrşâdî Baba komutanın odasında otururken oğul Ahmet Baba da kumandanın huzuruna çağrılır. İrşâdî hazretleri ile yapılan sohbet sırasında, komutan bir ara Ahmet Baba’ya:
- Kaç kardeşsiniz oğlum?
diye sorar. İrşâdî hazretleri araya girerek oğlu Ahmet’in kaç kardeş olduğunu söylemesini ister. Komutan;
- Sen nasıl bir babasın ki, çocuklarının kaç kardeş olduğunu bilmiyorsun?
Ahmet Baba kumandana şöyle cevap verir:
- Komutanım, bu baba başka babadır...
Bunun üzerine kumandan şöyle der:
- Madem baban başka babadır, o zaman sonları “Başka” ile biten bir beyit (şiir) söylesin bakalım.
İrşâdî Baba da irticalî olarak orada bu beyti söyler:
Hudâ’nın çok nebisi var
Resûl-i Ekrem’i başka
Şeriat bâbı içinde
İmâm-ı Azam’ı başka
Diyânette bu yol çârdır
İmâm-ı Mâlik’i dardır
Cihanda çok sular vardır
Mekke’nin zemzemi başka
Lezzetinde meğer bal var
Arada kîl ile kal var
Her çiçekte bir ahval var
Lalenin şebnemi başka
Her kâtip de yazar amma
Her âşık da düzer amma
Her sefine yüzer amma
Nuh yaptığı gemi başka
Ey İrşâdî yok irfanın
Cefası çok nerimanın
Sadârette Süleyman’ın
Gedâya erhami başka |