BİZİM kısa tarihimiz ve başörtüsü
Hiçbir yerleşik iktidar ne “gönüllü terk etmeyi” ne de “demokratik devretmeyi” sevmez. Sevmez, çünkü; onun için “terk etmek” zihninde “yok olmak” ile eşdeğerdir
10 / 06 / 2008
Taceddin Kayaoğlu*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yirminci yüzyıl başları Osmanlı coğrafyasında pek çok yeni iddia ile ortaya çıkmıştı. Gelenekçi toplum yapısını modern Batı karşısında yetersiz gören evrilmiş Jakoben zihniyet, iddiaları doğrultusunda Türk toplumunun sosyolojisinde cebri de olsa pek çok yeniliğin ortaya çıkmasına ön ayak oldu. Bu yenilenme çeşitliliği toplumun gözle görülebilen her katmanında rahatlıkla hissedilebiliyordu. Olan veya daha doğrusu oldurulmaya çalışılan şey; kendisini yetkin ve egemen irade gören askercil siyasî iktidarın kontrolü altındaki bütün alanları öngörüleri çerçevesinde formatlamaya çalışması idi. Bir açıdan yaşadıklarımız farklılıklarımızın ortadan kaldırılarak tek tipe dönüştürüldüğü askerî kıta düzeni idi. Bunda da şaşılacak bir şey yoktu, çünkü ellerinde siyasî ve askerî gücü bulunduran bizim yöneticilerimiz inkâr edemeyecekleri bir “apolet eğitimi”nden geliyor ve modernleşme adına okumadıklarını, okusalar bile anlayamadıklarını sadece ve sadece arzuladıklarını son derece yüzeysel bir yaklaşımla topluma emir-komuta zinciri içinde dayatıyorlardı. Kendilerine ve kendilerinin hayat anlayışına benzemek istemeyenleri de yine otoriteryen bir mantıkla “ihânet-i vataniye” ithamlarının girdapları içine atarak pasifize edilmiş bir anlamsızlığa itiyorlardı.
Bütün bu olup bitenler bununla da kalmadı. Teorik bir ideoloji tanımı içerisine bile sığdırılamayan bu yeni hayat telakkisi ve bu telakkinin başta siyaset olmak üzere devletin bütün kurumlarındaki “apoletli iktidar”ı, sonrakiler için bir zihniyeti de oluşturmaktan geri durmadılar. Oluşturulan bu yeni zihniyet, oluşturanların istekleri doğrultusunda kurgulanmış bir zihniyetti. Neyi, nasıl bilmemizi istediler ise, neye nasıl inanmamızı uygun gördüler ise bizleri o kalıplara sokmak amacıyla inşa ettikleri düşünsel fabrikalarının çarkları arasından geçirdiler, formatladılar ve dışarıya saldılar. Direnebilenlerin direndiği ve kendisini korumaya çalıştığı bu zamanlarda, direnemeyenler veya direnmek istemeyenler krallarının vurucu kıtalarını oluşturdular. “Bunlar kimdi?” denilecek olursa, meselâ; Köy Enstitüsü karargâhlarında kayıtsız ve şartsız bir itaatle gelecek emirler doğrultusunda “toplumun adam olması” için pür dikkat emir bekleyen Şerif Mardin’in bahsettiği öğretmenler. “Hadi Allah’tan bir elma iste çocuğum… Çocuk ister fakat elma gelmez… Şimdi benden iste çocuğum… Çocuk ister ve öğretmen elmayı verir ve sonra da der; Bak çocuğum, eğer Allah olsaydı sana elmayı hemen verirdi. Demek ki yok. Bak benden istedin, ben vardım ve hemen verdim.” Dünyada tefekkürün bu kadar basite indirgendiği, daha doğrusu bayağılaştığı kaç örnek gösterilebilir acaba?
“Sonra ne oldu?” sorusunun cevabı, çok da zor değildir. Bir başka öğretmenin, yani “tarih”in bizlere öğrettiği salim ve müstakim akıl der ki; iktidarlarını, karşılıklı kabul ile değil de güç uygulayarak kabul ettirmeye çalışan herhangi bir otorite birinci aşamada kendi muhalefetini üretirken, sonraki aşamalarda yaptığı her baskı şiddetine orantılı olarak söz konusu muhalefetin birikmesine veya yayılmasına sebebiyet verir. Düşünen bilir ki; insanın doğası çok yönlülük ve sınırsızlık üzerinedir. Birisinin bu doğa üzerine yaptığı her baskı, baskıya maruz kalanın itirazı ile sonuçlanmıştır. Bu ülkede de böyle oldu. Merkezin dışında olanlar, merkezin “benim öngördüğüm olacaksın!” ısrarına, Hint düşünürü Gandivari pasif bir direnişle reddiye koydular ve “kendileri olabilme”nin arayışına girdiler. 1950 seçimleri bu reddiyenin Demokrat Parti iktidarı üzerinden seslendirilmesi olarak karşımıza çıkar.
Lakin, “iktidar” kavramı “yerleşmişlik” ile anlamlanır. O elinde tuttuğu bütün kurum ve kuruluşların içine zamanlamayı çok iyi yaparak ve yerinde kullanarak kök salmıştır. En ince kılcal damarlarda bile onun öngörü ve temsilcilerini görürüz. Hiçbir yerleşik iktidar ne “gönüllü terk etmeyi” ne de “demokratik devretmeyi” sevmez. Sevmez, çünkü; onun için “terk etmek” zihninde “yok olmak” ile eşdeğerdir. Varlığını bir çeşit yok olma korkusu üzerine anlamlandırmış olan bu tip bir iktidar, yine varlığını karşısındakini yok etme düşüncesi üzerinden korumaya çalışır. Karşılaştığı muhalefet demokratik, uzlaşmaya ve paylaşmaya çalışan bir muhalefet olsa ve hatta o muhalefet bize egemenlerin öğrettiği “millî irade” yazıtlarından müteşekkil bir “demokrasi efsanesi”nin tüm kurallarına uyarak iktidara gelse bile, “yerleşik iktidarın mabetleri”ndeki “ayin yürütücü yargıçlar”ın aforozu ile karşı karşıya kalabilir. Ona, “Seni ‘kutsal çıkar adına’ günahkâr ilan ediyoruz!” denilebilir.
Başörtüsü meselesi mi dediniz? Yok canım, konumuzla ne ilgisi var şimdi? Onu Rubinci Amerikan ulusalcıları ile kolkola giren bizim “yerleşik iktidar”ımız olan “ulusalcılar”a sorun.
AKP’yi devirmek adına İran’a emperyalizmi taşımak, sonra da “ulusalcı bağımsız onur”dan dem vurmak ne acı değil mi?
|