ŞERİF Mardin, ne demek istedi?
03 / 06 / 2008
Taceddin Kayaoğlu*

Apartmanlarda yaşayan insanların dahi birbirleri ile ilişkilerinin zayıf olduğu böyle bir zamanda eski “mahalle kültürü”nden ve bu kültürün baskısından bahsetmek temelde doğru bir yöntem değildir.
Darbeye Sosyoloji Giydirmek
Şerif Mardin’in son bir yıl içerisindeki açıklamaları Türk kamuoyunda ciddî tartışmalara yol açtı. Hatta “mahalle baskısı” ifadesi üzerinden başlayan süreç, AK Parti’nin kapatılmasına yönelik iddianamenin belki de yapı taşlarını oluşturdu. Herkesin kendine göre yorumladığı, herkesin kendini haklı göstermek için kullandığı Mardinsi sosyolojik analizlerin üzerinde farklı bir açıdan durulmasının zorunluluğu var aslında.
Geç kalınmış olsa bile öncelikle “mahalle baskısı” ifadesi üzerinde durmak gerekiyor. Sayın Mardin bu ifadeyi kullanırken aslında henüz sonuçlandır(a)madığı entelektüel bir çabanın içerisinde olduğu gözlemlenmektedir. Mardin, sahasında yetkin bir ilim adamı olarak Türk sosyolojisine, kendisinin de henüz ne olduğu üzerinde kesin hüküm veremediği bir kavram kazandırmak istiyor. Söz konusu kavram, “mahalle baskısı”dır. Onu buna sevk eden sebep ise, AK Parti’nin aldığı oyların oranıdır. Türkiye’de yeni siyasî iktidarın geldiği noktada, bu iktidarın taşıyıcı unsurlarını çözümlemek için sosyolojik analizlere ihtiyaç duyan Mardin, bildik bir yöntemle “halka doğru” gidiyor. Kullandığı sosyolojik yöntemler modern olabilir, ancak ne tezi ne de kavramı yeni. Zaten kendisi de bu konular üzerinde konuşurken, İttihatçıların “mahalle İslâmı” olarak ifade ettikleri kavramdan yola çıktığını söylüyor. Amcasının (Ebülulâ), Mardin’in çocukluğunda “ham softa” olarak kullandığı tabirin de bu sosyolojik kavramı inşa etmeye çalışmasında etkisi söz konusu.
Söyledikleri tarihsel olarak doğru olabilir. Bizim kültürümüz için “mahalle” bir realitedir ve çok önemli bir sosyal yapıdır. Bu yapı güçlü sosyal dokular ile birbirine bağlıdır; bir çeşit birlikte yaşama iradesidir ve bu iradeden “şahs-ı manevî” diyebileceğimiz bir üst yapı üretilmiştir. Birlikte yaşamanın gereği olarak bu üst yapı temel ahlâkî, siyasî, iktisadî ve dinî değerler bütününden oluşmuştur. Bu oluşumun nihaî sonucu olarak da tüm mahalle sakinleri bir açıdan isteyerek kabul ettikleri kurallar manzumesine uymak durumunda olmuşlardır. Yabancı olan da -ki bu, “yabancı” olandan ziyade “yeni gelen”dir-, girmiş olduğu mahalle ortamının kurallarına uymak zorunda kalandır. Lakin, yabancı başka bir mahalleden geldiği için, yeni mahallesinde bulduğu şey baskı ve uyma zorunluluğundan ziyade tanıma güçlüğüdür. Dolayısıyla Mardin Hoca’nın “baskı” kelimesi dahi bu noktada tartışmaya açık bir hal içerir.
Diğer taraftan hocanın gözünden kaçırdığı bir şey var ki o da; o mahallenin yani Osmanlı mahallesinin artık uzak bir mahalle olduğudur ve tarihsellik içerdiğidir. Modern Türkler için nostaljinin içine hapsolup kalmış olan o mahalle bugün artık reel olanı, gerçekte yaşananı içermez. Modern Türkiye’nin hangi yerinde -köyler hariç- Mardin’in sosyolojik teorilerine referans aldığı (veya referans olabilecek) mahalleler vardır? Hiçbir yerinde. Zamanımızın Türk mahalleleri, gerek kentleşmenin, gerekse de göçlerin etkisi ile artık sosyal dokuları tamamen birbirinden kopmuş insanların barındığı yerleşim merkezleri olmuştur. Apartmanlarda yaşayan insanların dahi birbirleri ile ilişkilerinin zayıf olduğu böyle bir zamanda eski “mahalle kültürü”nden ve bu kültürün baskısından bahsetmek temelde doğru bir yöntem değildir. Dolayısıyla anlaşılıyor ki; “Mardin Hoca’nın mahallesi” şimdiki zamanda yaşanan bir mahalleden daha ziyade, tarihi referans alarak kurgulanmış, realitesi olmayan, soyut bir zihin ameliyesi olmaktan öteye geçememektedir.
Meselenin bir başka yönü de şu; Sayın Mardin “mahalle baskısı” kavramını inşa etmeye çalışırken -ki sonra o meselenin izahı için “göz baskısı” ifadesini kullandı, lakin fark etmez- “baskı” kelimesine muhafazakâr kesimlerden kaynaklandığını “kast eder mahiyette”, otoriteryen bir güç yüklemiş gibi. Hükmün bizleri götürdüğü nokta ise, muhafazakâr İslâmî kesimlerin “demokrasi karşıtlığı”dır. Yapılan bu şey ise, bilimsel-sosyolojik bir “anlama çabası”ndan öte, ideolojik içerikli “ön kabullü tanımlama”dır. Doğrusu Sayın Mardin, İttihatçı bir alan okumasından hareket ediyor. Bu alan okumasında “mahalle İslâmı” ifadesini kendisi sosyolojik kavram arayışına referans olarak almış. Fakat, İttihatçının “mahalle İslâmı” söylemi ile tanımlamak istediği “baskı” gerçekte var olan bir baskı mıdır? Belli değil. Çünkü, zihin bazen karşısındaki ile girdiği iletişim anlarında gerçekte olmama ihtimali olan bir şeyi olmuş gibi kabul edebilir. Bu psikolojinin temelinde ise yabancılık, suçluluk, çekingenlik, tepki almak vb. etkenler bulanabilir. Yani benim bir birey olarak üzerimde hissettiğim ve baskı zannettiğim şey, yine benim zihnimde pek çok psikolojik etkenler doğrultusunda ürettiğim bir zan olmaktan öteye geçmeyebilir. İttihatçılığın pozitivist temelleri ihtimal ki, toplum mühendisliği süreçlerinde mahalleliyi görmek istediği gibi görmüş, baskı kavramının kaynağını kendisinden ziyade bir çeşit suçlama ve belki de küçük görme psikolojisi ile karşı tarafa, yani mahalleliye yıkmıştır.
İmam ve Öğretmen Çatışması
“Cumhuriyet öğretmeni” ve “mahallenin imamı” meselesine gelince; sayın Mardin, çok önemli ve önemli olduğu kadar da başarılı bir sosyolojik tespiti yinelemiş bulunuyor. “Yinelemiş” diyorum, zira hocanın entelektüel gündeme taşımış olduğu imam-öğretmen çatışması neredeyse cumhuriyetin kuruluşundan beri var ve bu çatışma Türk aydınının gündeminden hiç düşmedi. Hikâyeden romana, sinema filmlerinden tv dizilerine varıncaya kadar yeni olmayan bu konu gerekli görüldüğü zamanlarda hep gündeme getirildi ve kahir ekseriyetle öğretmen ideal tip olarak Türk halkına lanse edilmeye çalışıldı. Gerçekte de cumhuriyet eliti kendisini besleyen pozitivist kabullerin bir sonucu olarak yeni bir vatandaş tipi inşa etmek istemiş ve bu yeni inşa sürecinde yeşeren laik bireyler en basitinden öğretmen bazında mahallelinin karşısına konulmuştur. Ortaya çıkan durum da bir çeşit sosyolojik dualite olmuştur. Bu dualite, yani ikilik ise, Türkiye’nin yaşamış olduğu uzun süreçte çatışmacı kimliklerin inşasından toplumsal geri kalmışlık diyebileceğimiz başarısız bir model üretmiştir. Fakat bizim Hoca’dan asıl beklediğimiz; cumhuriyet öğretmeninin bir sembol model olarak ortaya konulduğu “Kemalist paradigma”nın zeminin tüm yönleri ile seviyeli bir tartışmaya açılmasına yardımcı olmasıdır.
Sonuç olarak tekrar ifade etmek gerekirse; Şerif Mardin, Türkiye’de son dönemlerde özellikle muhafazakâr kesimlerdeki değişim ve dönüşümleri anlamlandırma çabasına girmiş görünüyor. Fakat, bu anlama ve anlamlandırma çabası “mahalle kavramı”, “göz baskısı” gibi türetilmiş sosyolojik kavramlar ile izah edilebilecek bir durum değildir. Daha girift, daha hassas, daha empatik ve önyargısız araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu ise, karşılıklı kabullere dayalı “toplumsal bir sözleşme” ile mümkün görünmektedir.
|