Bozkır coğrafyasının insan üzerindeki etkisi
Boyut Haber yazarı Taceddin KAYAOĞLU, bu yazı dizisinde TÜRKİYE’DE MERKEZ-ÇEVRE İLİŞKİLERİNİN ZİHNÎ ALT YAPISI'nı irdeliyor...
08 / 05 / 2008
Taceddin Kayaoğlu*

İnsanlık tarihini oluşturan olay ve olguların, zihniyet modellerinin birbirinden bağımsız ve ilgisiz olduğunu söylemek doğru gibi görünmemektedir. Her tarihî olay ve zihniyet bir veya birkaç şekilde birbirlerini olumlu veya olumsuz şekilde etkilemekte, karşılaştıkları yeni durumlara yön tayin etmekte, onları ya kendine benzetmekte veya onlara benzemekte, çoğu zaman karşılaşanlar bu yeni durumun neticesinde kendilerinden tamamen farklılaşarak başka yeni bir şey ortaya çıkarabilmektedirler. Fakat ortaya çıkan bu yeninin bir önceki karşılaşmadan tamamen özgün ve farklı durumlar, özellikler taşıdığını söylemek mümkün değildir. Dikkatli bir zihin için yeninin eski ile olan iz bağlantılarını görmek ve takip etmek mümkündür. “Derin zihniyet bağlantıları” denilebilecek bu durum hem eşyanın somut gerçekliğinde, hem de bilinçsel tavrın soyut gerçekliğinde gözlenebilmektedir.
Zihniyetler ile epistemoloji arasında da bir bağlantı vardır. Yani, her zihniyet o zihniyeti oluşturan bilginin köküne kadar inmektedir. Bilginin öğrenildiği kaynak ile o bilgiyi öğrenen zihniyet sürekli etkileşim içerisinde olduğundan bilinci oluşturan zihniyet kendisine bilgiye veren kaynağın öngörüleri doğrultusunda şekillenir. Gerek birey olarak tek bir insanın ve gerekse de bireylerden müteşekkil olan toplumların tüm tavır ve davranışları, olaylar karşısındaki tutumları, ekonomik ve kültürel modelleri ile siyaset kurumlarının yapılanması, aslında epistemolojik köklerinin kendilerini çok yönlü olarak etkilemesi sonucunda ortaya çıkmaktadır.
1920’li yıllarda Türkiye’de oluşturulmuş olan ve ortaya çıktığı zamandan itibaren beraberinde pek çok tartışmayı da getiren siyasal sistemin merkez-çevre ilişkileri üzerinde yapılacak olan bir incelemede görülecektir ki, bu model tarihî süreçten bağımsız ve kendi içerisinde özgünlük oluşturan bir model değildir; pek çok açıdan tarihî derinlikten gelen derin zihniyet bağlantıları etkisini mevcut sistem içerisinde bazen gizli bazen de açık şekilde devam ettirmektedir. Bahsi geçen bu derin zihniyet bağlantılarını coğrafyanın etkisi ile oluşmuş genetik tavırlarda, göçebe tarzı üretim tarzının kişiler ve sistemler üzerindeki etkisinde, ataerkil toplum düzeninde, geleneksel tutumlarda ve kentleşememe olgusunda aramak gerekir.
Bozkır coğrafyasının insan üzerindeki etkisi
İslâm öncesi Türk tarihi bir bozkır coğrafyası olan Orta Asya’da şekillenmiş ve Türk toplum yapısı ilk donanımlarını bu coğrafyanın kişiler ve sistemler üzerindeki etkisine bağlı olarak elde etmiştir. Bu tip coğrafyalarda iklim koşulları son derece sert olduğundan insan karakterleri de bu sertliğin değişik bir yansıması olarak içe dönük bir psikoloji ile şekillenmektedir. İçe dönük insan modelleri ise toplumsal ilişkilerinde sorunlarını kendi başına halletme eğilimleri gösteren, sosyal ilişki dokuları daha zayıf, kültürel ve bilimsel arayışları ciddî anlamla tercih etmeyen, bireysel değil toplumcu ve otoriteryen, zihinsel meşguliyetleri tercih etmekten daha ziyade fizik güç ile ilgili, askercil karakteri yoğun, kentleşme olgusundan daha ziyade sosyal ortamda sürekli hareketin olduğu doğaya dönük köycül özellikler taşımaktadırlar. Aile yapılanmalarında da aynı tercihlerin yoğun olduğu karasal iklim insanında yukarıdan aşağıya otoriter yapılanma kendiliğinden tabiî bir süreç olarak ortaya çıkmakta, hem sosyolojik alanı hem de siyasetin doğasını şekillendirmektedir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar olan toplum modellerindeki otoriteryen yapıları ve cemaat psikolojilerini anlamlı ve anlaşılır kılan temel özelliklerden birisi yukarıda saydığımız psikolojik alt yapıdan kaynaklanmaktadır.
Göçebe tarzı üretim ilişkileri
Orta Asya bozkır coğrafyasında yer altı ve yer üstü kaynakları nüfus ile orantılı bir şekilde insan topluluklarının ekonomik ihtiyaçlarını karşılayacak derecede yeterlilik gösterememiştir. Tarihte ortaya çıkan Orta Asya Türk göçlerinin temel nedenlerinden birisi olan bu ekonomik alt yapı yetersizliği Türk sosyal yapısının şekillenmesinde de önemli bir faktör olarak görünmektedir. Ekonomik şartları yetersiz, doğal şartları da son derece sert ve olumsuz olan bu coğrafyada insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için ellerindeki imkânlar ölçüsünde geliştirdikleri yayla kültürü ile varlıklarını devam ettirmek zorunda kalmışlardır. Sürekli harekete dayalı bu ekonomik modelde hayvancılık temel ihtiyaçların karşılanmasında adeta kurtarıcı bir ekonomik modeldir. Diğer taraftan Türklerin bu olumsuz ekonomik şartları aşmak için sürekli yeni toprak arayışlarına girişmeleri beraberinde yoğun savaşçılık özellikleri kazanmaları ve güçlü ordular kurmalarına yol açacaktır ki, asker-toplum özellikleri göstermelerindeki temel etkenlerden birisi de bu gelişim sürecidir. İslâmlaşma sonrasında ortaya çıkan toprağa dayalı Tımar sistemi ekonomik altyapı araçlarında bazı değişiklikler meydana getirse bile önceden edinilmiş bu asker psikolojisi Türk toplumunun üzerinde uzun süre etkisini korumuş ve Türk siyasal hayatının önemli yapı taşlarından birisini oluşturmuştur ki, bu da yine otoriteryen toplum modeli olmuştur.
Ataerkil toplum düzeni
Ataerkil toplum yapılanmasının temelinde yukarıdan aşağıya doğru bir otorite kullanımı söz konusu olmaktadır. Aşkın bir gücün etki alanında olan bir sistemde konumuzu ilgilendiren siyasî alana bakıldığında görülmektedir ki, siyasî otorite kendisine kullandığı gücün tanrı tarafından verildiğine inanmakta, bu metafizik inanışın gereği olarak da yetki kullanımında bulunmaktadır. Seçilmiş olan bu insanların siyasî iktidar aygıtını elinde bulundurdukları süreç içerisinde hareketlerinin merkezinde bu kutsanmışlık psikolojisi sürekli bir referans olarak kalmıştır. Çevre gruplar da kendilerine yükledikleri metafizik yoğunluğun ve inanışın bir gereği olarak siyasî erki tartışmasız bir şekilde böyle kabul etmişler ve konu üzerinde hemen hemen hiçbir tartışma ve eleştiri yapmamışlardır. Bu durumun temel nedenlerini yukarıda saydığımız coğrafî şartlar ve ekonomik modellerin insan psikolojisinde oluşturduğu otoriteryen zihnî yapılarda ve dinî inanışların kişiler üzerindeki yoğun etkisinde ve aşkın güce tabi olmadaki inanışlarında aramak gerekmektedir.
Geleneksel davranış modelleri
Gelenek alışılagelmiş düşünce ve davranış modellerinin belirli bir kritikten geçirilmeden görüp, duyma ve taklit etme yolu ile yaşatılmasıdır. Kavram ve kavramdan kaynaklanan düşünce ve davranış modelleri durağandır, karşılaşılan yeni durum ve oluşumlara karşı doğası gereği içerisinde sürekli bir savunma refleksi ve tepki barındırmaktadır. Onun yaşatılması ve sürekliliğinin sağlanması için ciddî ve zor zihin egzersizlerine gerek yoktur. Temelinde bir çeşit taklitçilik ve kolaycılık yatmaktadır. Bu tip bir eğilim genel olarak düşünce durağanlığını benimsemiş toplumların bir karakteristik özelliği olarak belirmektedir. Aynı zamanda otoriteryen toplumlarda yoğun olarak geleneksel bir davranış modelidir. Durağan ve otoriteryen toplumlar bir çeşit içe kapalılık psikolojisinden dolayıdır ki; çevre ile kurdukları sosyal bağları gevşek tutarlar. Farklı ve yeni kültür ve düşünce modelleri onlar için her zaman bir tehlike potansiyeli olarak belirmektedir. Bu nedenle, karşılaştıkları yeni şeyin kendi iç dünyalarında ve çevre yapılanmalarında meydana getirecekleri değişiklikleri o anda tahmin edemedikleri için, ellerindeki mevcut paradigmanın sarsılacağından ve varlıklarını anlamlı kılan imkânların ellerinden çıkacağından korkarlar. Mevcut ile yetinmek ve bulundukları toplumsal statünün varlığına razı olmak, bir nevi güvence oluşturmak onlar için yeni ve tanımadıkları düşünce ve oluşumlardan daha ziyade tercih edilen bir durum olarak ortaya çıkar. Türk tarihindeki geleneksel savunma psikolojisi ve içe dönüklük örnekleri göstermektedir ki; yeni durum ve oluşumlara karşı çoğu zaman statüko tercih edilmiş ve siyasal ve askerî anlamda büyüyen Türk devletleri belirli bir süre sonra bu geleneksel içe kapalılıktan dolayı yeni durumlara ve düşüncelere karşı kendi özgün ve değişimci modelleri ortaya koyamamışlar ve durağanlığın kısır dairesinde düşünsel ve sosyolojik alt yapılarını kaybetmişlerdir.
|