AVRUPALI BİR AYDININ GÖZÜYLE XIX. ASIR AVRUPASI YA DA
SEFİLLER’İN İTALYANCA’YA TERCÜMESİNİ TAB‘ EDEN MÖSYÖ DAELLİ’YE VİCTOR HUGO’NUN BİR MEKTUBU
Taceddin Kayaoğlu
Kitaplar vardır;
sadece isimleri tantanalıdır,
arasan içlerinde bir dâne-i hakîkat bulunmaz. Kitaplar
vardır;
ilim, irfan ve hikmet kaynağıdır, her bir cümlesinden
ciltler dolusu eser yazılır. Kitaplar vardır; akşam
güneşi gibi.. doğumu ölümünün habercisidir.
Kitaplar vardır; saman alevine benzer, reklama dayalı olduğundan çok
satar, önemliymiş gibi görünür, ancak yayınlandıktan
kısa bir müddet sonra unutulur gider. Diğer yandan kitaplar
vardır; az satar, ancak unutulmaz, başucu eseri olur, yüzyıllar
boyunca etkisini ve önemini devam ettirir.
Kitaplar vardır; bir milletin tarihte herhangi bir dönemini
hikâye eder (gibi gözükür). Gerçekte ise
bütün bir insanlığın derdini, ızdırabını en
mükemmel bir şekilde dile getiriyordur. Yayınlandığı günden
beri yaklaşık bir buçuk asır geçmiş olmasına
rağmen hâlâ öneminden bir şey kaybetmeyen
ve dünya klasikleri arasında mümtaz bir mevkie sahip bulunan “Sefiller” de
bu kabil eserlerden biridir. Eserin mükemmelliği, müessirinin
de o sahadaki kemâline delâlet eder.
Romantik dönem Fransız yazarlarının en önemlisi
sayılan oyun yazarı, şair ve romancı Victor Marie
Hugo (1802-1885)’nun 1845 ile 1848’in başı arasında
yazdığı, 1862’de yeniden ele alarak yayınladığı “Sefiller” (Les
Misérables), onun en önemli eserlerinin başında
gelir. Yayınlandığı günden itibaren her çeşit
okurdan olağanüstü bir ilgi görmüş ve Hugo’yu
Fransa’da büyük bir üne kavuşturmuştu.
Kısa sürede çeşitli dillere yapılan tercümeleriyle
de Hugo’nun ünü Fransa dışına taşmıştır.
Paris’in yer altı dünyasında geçen ve bir
dedektif öyküsüne dayanan roman, Paris halkının
adeta bir destanı niteliğindedir. Diğer yandan sefaletin
mükemmel bir kurguyla işlendiği romanda o günün
Paris’ini bütünüyle görmek mümkündür.
Yazar, kitabın girişine yazmış olduğu 1 Ocak
1862 tarihli şu notta, aslında eserin yazılma amacını da
dile getirmiş oluyordu; “Uygarlığın göbeğinde
yasalar ve geleneklerle yapay cehennemler kuran, Tanrı’nın çizdiği
kaderi insanların çizdiği kaderle tamamlayan bir toplumsal çile
sürüp gittikçe, çağımızın üç sorunu –kol
gücüyle çalışan erkeğin hor görülmesi,
kadının açlıktan kötü yola düşmesi, çocukta
yeteneklerin kara cahillik yüzünden körelmesi- çözümlenmedikçe,
bazı yerlerde toplum soluksuz kalıp boğulabildikçe,
bir başka ve daha geniş açıdan söylediğimizde,
yeryüzünde cahillik ve yoksulluk var oldukça, elinizdeki
gibi kitaplar hâlâ yararlı olma niteliğini koruyacaktır” .
Hugo, her ne kadar romanını Paris merkezli olarak yazsa da,
Sefiller’in İtalyanca tercümesini yayınlayan şahsa
gönderdiği mektupta; “Sefiller’in bütün
milletler için yazılmış olduğunu söylemekte
haklısınız efendi. Herkesin bu kitabı okuyacağını bilmem;
fakat ben onu herkes için yazdım” demektedir. Burada
anlatılan problemlerin gerekli tedbirlerin alınmadığı takdirde
bütün insanlık için de geçerli olacağını ifade
sadedinde; “İnsanın cahil ve ümitsiz bulunduğu,
kadının bir lokma ekmek için kendini sattığı, çocuğun öğretici
ve telkin edici bir kitap ile vücudunu ısıtan bir sığınak
aramak yokluğundan dolayı ızdırap çektiği
her yerde ‘Sefiller’ kapıyı çalacak ve ‘Açınız,
ben sizin için geliyorum!’ diyecektir” ifadelerini
kullanmaktadır.
Hugo tarafından Sefiller’in İtalyanca tercümesini
yayınlayan Mösyö Daelli’ye gönderilen bu mektubu,
değerli şair ve ediplerimizden Süleyman Nazif (1869-1927)
Türkçeye çevirmiştir. Sefiller 1862 yılında
yayınlanmış, mektup ise 18 Ekim 1862’de gönderilmiş olduğuna
göre, demek ki kitabın İtalyanca’ya tercümesi
aynı yıl içerisinde gerçekleştirilmiştir.
Victor Hugo, Sefiller, (Çevl. N. Önay, C. Seray), c. 1, İstanbul 1985
Nazif, 1900 (1316) yılının Ağustos ayında Bursa’da
tamamladığı tercümeyi, aradan sekiz yıl geçtikten
sonra yine Bursa’da Vilayet Matbaası’nda bastırmıştır.
Mektubun Türkçeye tercümesi ile ilgili olarak yazmış olduğu
kısa önsözde düşüncelerini şu şekilde
ifade etmektedir:
“Victor Hugo’nun üslûb-ı beyânı –husûsiyle
milletlerin kaderlerine taalluk eden mevzularda- dağların doruklarına çarpan
yıldırımlara benzerken, bu mektubun ihtiva ettiği
teessür sesleri ve sızlanmaları benim aciz elimde pek
sönük kaldı. Tercümeyi bir kerede bitirdikten sonra
aslıyla tatbik ettim. İnanır mısınız ki
muvaffakiyetsizliğimin derecesi beni korkuttu. Başka bir mütercim
olsaydı, belki bu acz ve noksanı daha az hisseder ve gösterirdi.
Tercümedeki noksanı, bir takım şa‘şaalı,
fakat fazla sözlerle örtmeye çalışmayarak
yalnız müellifin maksadını ve fikirlerini nakletmekle
iktifa ettim. Ve her ibâreyi, her kelimeyi aynen nakleylediğim
içindir ki, şu tercüme edilmiş satırlar arasında
aslı Victor Hugo’nun kaleminden sâdır olmamış bir
söz yoktur.
Bununla beraber bu tercüme o mektubu başkalarının
daha güzel tercüme etmesine mani olmaz.
Bursa, Ağustos 1316 (1900), Süleyman Nazif”
Nazif’in -buradaki ifadelerinden- Hugo’nun mektubuna ne
kadar değer verdiğini ve “her ibâreyi, her kelimeyi
aynen nakleylediğim içindir ki, şu tercüme edilmiş satırlar
arasında aslı Victor Hugo’nun kaleminden sâdır
olmamış bir söz yoktur” ifadelerinden de tercüme
anlayışını öğrenmiş bulunmaktayız.
Mektubun yayını ile ilgili önemli bir hususa da dikkat çekelim;
Mektubun ilk sayfasında “İmzasız nüshalar sahtedir” cümlesini
ve altında da Nazif’in el yazısı ile imzasını görüyoruz.
Demek ki, bundan tam 102 sene öncesinde de bugünkü gibi
korsan yayıncılık mevcutmuş ki, yayıncı böyle
bir cümleyi yazma ihtiyacı hissetmiştir.
Hugo’nun bu mektubunu okuduktan sonra, milletimizin bugünlerde
içerisinde bulunduğu hâl-i pür-melâli anlatan
bir mektup da ben kaleme aldım Victor Hugo’ya hitaben. Ancak
hem mevcut tablo beni ziyâdesiyle dilgîr etti, hem de zülf-i
yâre dokunur düşüncesiyle ve “şimdilik” kaydıyla
kütüphanemin bir köşesine atmak zorunda kaldım.
Umarım, şu kötü günler yerini en kısa zamanda
cennet-âsâ bir bahara bırakır ve millet olarak,
bütün bir dünya olarak mutlu, huzurlu günlere kavuşuruz.
Şimdi, bugün kullanmadığımız bazı kelime
ve deyimlerini sadeleştirdiğim bu ibret-âmiz mektubu
okuyalım.
Hauteville-House, 18 Teşrîn-i Evvel (Ekim)
1862
“Sefiller”in bütün milletler için yazılmış olduğunu
söylemekte haklısınız efendi. Herkesin bu kitabı okuyacağını bilmem;
fakat ben onu herkes için yazdım. O, İspanya’ya
olduğu kadar İngiltere’ye, Fransa’ya olduğu
kadar İtalya’ya, Almanya’ya olduğu kadar İrlanda’ya;
arazi ile beraber alınıp satılır ahâlisi olan
devletlere olduğu kadar da esirleri bulunan cumhuriyetlere ait bulunuyor.
Sosyal mes’eleleri mevzuat sınırları dahilinde hapsetmek
mümkün değildir. İnsanoğlunun yeryüzünü kaplayan
geniş yarası, düz bir harita üzerinde çizilen
mavi veya kırmızı çizgilerde asla durmaz. İnsanın
cahil ve ümitsiz bulunduğu, kadının bir lokma ekmek
için kendisini sattığı, çocuğun talim
ve telkin eder bir kitap ile vücudunu ısıtan bir sığınak
arama yokluğundan dolayı ızdırap çektiği
her yerde, “Sefiller” kapıyı çalacak ve “Açınız,
ben sizin için geliyorum!” diyecektir. Şu içinde
bulunduğumuz medeniyetin karanlık dolu dakikaları da “sefil” insan
olarak adlandırılmaktadır. O, her iklimde can çekişmeğe
durmakta ve her dille inlemektedir.
Sizin İtalya, bizim Fransa’dan ziyâde musîbetlerden
uzak bulunmuyor. Takdir ve övgüye lâyık olan İtalya’nızın
sathında her türlü sefâlet mevcuttur. Açlığın
saldırgan bir şekli olan haydutluk, dağlarınızda
sâkin bulunmuyor mu?.. Esaslı bir şekilde araştırıp
incelemeğe çalıştığım tekkeler ve
zâviyeler yarası, İtalya kadar pek az milleti kemirmiştir.
Roma’ya, Milano’ya, Napoli’ye, Palermo’ya,
Torino’ya, Floransa’ya, Siena’ya, Pisa’ya, Mantova’ya,
Bologna’ya, Ferrara’ya, Cenova’ya, Venedik’e;
kahramanca bir tarihe, büyük harabelere, muhteşem binalara,
gösterişli şehirlere sahip oluşunuzun hiçbir
değeri yoktur. Siz de bizim gibi fakir ve aynı zamanda hem
eşi-benzeri olmayan mükemmel sanat hârikalarıyla,
hem de böcek ve haşerât ile kaplısınız. İtalya’nın
mavi renkli semasını süsleyen güneşin fevkalâde şa‘şaası inkâr
olunamaz. Fakat semasındaki bu lâciverdî şa‘şaa,
insanları paçavralar giyinmek gibi sefil bir mecburiyetten
kurtaramıyor.
Sizin de bizim gibi vehimleriniz ve hayalleriniz; bâtıl
inançlarınız, istibdâdınız, taassubunuz,
câhil ahlâkı destekleyen basiretsiz kanunlarınız
vardır. Siz şimdiki halden ve gelecekten hiçbir sûretle
nîmetlenmiyorsunuz ki, geçmişin kerih bir lokmasıyla
karışmış olmasın. Sizin gaddar bir adamınız
vardır ki rahip, vahşî bir mahlûkunuz bulunuyor
ki o da (Lazzarone/Laçarone) dur. İctimaî mes’eleler,
sizde de, bizde de birdir. Sizde biraz daha az açlıkla ve
fakat biraz daha ziyâde sıtma ile ölürler. Sizin
ictimaî sağlık durumunuz, bizimkinden muntazam bulunmuyor.
Zulmet İngiltere’de Protestan, İtalya’da Katolik’tir.
Tevrat’ı yanlış tefsir etmek veya İncil’i
yanlış anlamak birdir.
Bu hususta ısrar ve bu acıklı mukayeseyi daha ziyâde
mükemmeliyetle te’yîd ve isbat etmek gerekir mi?.. Sürekli
bir fakirlik içinde yaşayan adamlarınız[ın]
olup olmadığını anlamak için aşağıya;
dalkavuklarınız[ın] bulunup bulunmadığını öğrenmek
için ise yukarıya nazar-ı dikkatinizi atf ediniz. Açlıkla
dalkavukluğun birer kefesinde acıklı bir dengenin meydana
getirdiği bu ürkütücü mizan, bizim önümüzde
olduğu gibi, sizin de gözlerinizin önünde sallanmıyor
mu?..
Nerede; medeniyetin kabul ve tasdik ettiği yegâne hey’et-i
askeriye olan mektep muallimlerinden mürekkep ordunuz?.. Nerede
parasız ve mecburî mektepleriniz? Dante ile Mikelanj’ın
vatanında herkes okumak biliyor mu? Kışlalarınızı birer
dershane hâline koydunuz mu?
Sizin de bizim gibi harp için gayet zengin ve maarife karşı acı bir
istihzâ ile dolu bir bütçeniz yok mudur?.. Askerleriniz çarçabuk
umûmî bir nefrete dönüşecek kör bir itaatla
muttasıf değil mi? Askerî emir ve talimât anlayışını; İtalya’nın şerefli
bir varlığı olan Garibaldi’ye ateş etmek derecelerine
kadar götürecek bir askerî tarzınız mevcut
değil midir?..
İctimaî düzeninizi olduğu gibi tedkik ederek,
onu suçüstü hâlinde görelim: Bana, kadınla çocuğu
gösteriniz. Medeniyetin mükemmellik derecesi, bu iki zayıf
varlığı kuşatan himâyenin mikdariyle takdir
edilir.
Fuhuş ve rezalet, Napoli’de, Paris’ten daha az mı acı veren
yaraları depreştiriyor?.. Kanunlarınızdan çıkan
hakîkatin mikdariyle, mahkemelerinizden sâdır olan adaletin
sayısı nedir?
Cemiyet intikamı, kanun ve nizam namına alçaklık
icrası, kürek [cezası], ölüm meydanı, cellat,
idam gibi uğursuz kelimelerin mânâsını –tesâdüfen
olsun- bilmemek saadetine hiç nâil oldunuz mu?
Lazzarone, Napoli halkının tembellik ve sürekli sefalet içerisinde
yaşayan bir kısmına verilen isimdir.
Ey İtalyalılar! Bizde olduğu gibi, sizde de Bakarya (Beccaria) ölmüş,
Farinas (Farinace) yaşıyor.
Gelelim hükûmetinizin idare şekline:
Ahlâk ile siyasetin birbirinden ayrı şeyler olmadığını anlayan
hükûmetiniz var mıdır?.. Kahramanlar hakkında
umûmî af ilan edecek kadar garip bir hâlde misiniz?..
Fransa’da hemen buna yakın şeyler oldu...
Haydi sefâletlerinize kontrol nazariyle bir bakalım: Herkes
kendi yığınını getirsin; siz de bu hususta bizim
kadar zenginsiniz..
Biri papaz tarafından okunan dinî ceza, diğeri hakim
tarafından verilen ictimaî ceza olmak üzere sizin de
bizim gibi iki türlü cezalandırmanız yok mudur?..
Ey İtalya’nın büyük milleti, siz Fransa’nın
büyük milletine benzemektesiniz ve eyvah ey kardeşler,
siz de bizim gibi “Sefiller”siniz!..
Hepimizin içerisinde bulunduğu karanlığın
derinliği sebebiyle, cennetin sürekli açılıp
kapanmakta olan nurlu kapılarını bizden daha açık
göremiyorsunuz. O rahmet kapıları arkamızda değil, önümüzdedir.
Arada papazlar aldanıyorlar .
Söylediklerimi hülâsa edeyim:
Bu kitap, sizin ahvâl ve mukadderâtınızı aksettirmekte
bizimkinden aşağı değildir. Öyle anlıyorum
ki bazı insanlar, bazı sınıflar, bu kitap aleyhine
kıyam ediyorlar. Hakîkatleri aynen aksettiren aynalara husûmet
beslenmiştir. Aynalara husûmet beslenmiş olması,
onların faydalı olmalarına mâni olamaz.
Bana gelince; bu kitabı, memleketime karşı derin bir
muhabbet hissiyle mütehassis olmakla birlikte, herkes için
yazdım. Fakat yazarken, Fransa zihnimi diğer memleketlerden
daha fazla meşgul etmedi. Ben hayat yolunda mesafeler aldıkça
daha sadeleşiyor ve gitgide âdeta bütün bir insanlıkla
vatandaş oluyorum.
Bu hâl, zamanımızın hususî bir meyli ve
Büyük Fransız İnkılabı’nın parlak
bir kanunudur.
Neşredilen
kitaplar; sürekli
genişlemekte
olan medeniyetin icapları ve ihtiyaçlarını karşılamak
için münhasıran Fransalı, İtalyalı Almanyalı, İspanyalı ve İngiltereli
olmaktan vazgeçerek Avrupalı, daha fazlasını söyleyeceğim,
insanî olmalıdır.
Bacceria, İtalya
yazarlarından olup, 1738 yılında Milano’da doğmuştur. “Mecelle-i
Cerâim ve Mücâzât” adlı eserinde;
gizli muhakeme usûlleri, işkence, itham olunanlara yemin
ettirme, men‘etmek, aşağılık bir şekilde
cezalandırmalar, cezada eşitsizlik ile işkencelerin şiddet
ve dehşetine karşı umûmî vicdanın en
samîmî infiâl ve serzenişini edebî bir şekilde
anlatmış ve tercüme etmiştir. Özellikle idam
cezası aleyhinde bulunmuştur. Cemiyetin yürürlükte
olan âdetlerini tenkit edenler –o âdetler ne kadar
vahşiyâne olursa olsun ve bu tenkit etmeler ne derece insâniyet
nâmına bulunursa bulunsun-, binbir türlü belâya
dûçâr olurlarken, Beccaria, bu kaidenin nâdir
istisnâlarından olarak, şöhreti, uğursuzluktan âzâde
olarak bütün Avrupa’ya ve bilhassa Fransa’ya
yayılmış ve 1794 yılında, doğduğu şehir
olan Milano’da ölmüştür.
Farinas (Farinace), yine İtalyan hukuk âlimlerinden
olup, 1554 yılında Roma’da doğmuştur.
Suçlu kimselerin şiddetli bir şekilde cezalandırılmaları taraftarı olmuştur.
1620 yılında Anvers’de yayınlanan eserleri,
bu cehâlet ve taassub asırlarının hareket tarzına
uygun olması dolayısıyla, onsekizinci asrın
sonuna kadar İtalya’da icra edilecek derecede itibara
sahip olmuştur. 1618 tarihinde, öteki dünyaya
göçmüştür. (Mütercim).
[Hugo’nun buradaki
fikirleriyle, aradan 23 sene geçtikten sonra, Paris’te
1885 yılında hayata veda ederken açıkladığı son
arzusu arasında bir paralellik söz konusudur. Hugo son arzusunu şöyle
açıklamıştı; “Hiçbir kilisenin
cenaze vaazını istemiyorum; Bütün insanların
gönülden dualarını diliyorum. Tanrı’ya
inanıyorum” (Meydan Larousse, c. 6, İstanbul
1971.) (T.K.)]
Bundan yeni
bir san‘at
tarzı anlayışıyla, önceleri
dar ve sınırlı olup, diğer şeyler gibi genişlemesi
gerekli bulunan şartlar, zevk ve lisana kadar her şeyi düzeltici
bir takım inşâ levâzımı meydana gelir.
Bence fevkalâde memnûniyeti icap ettiren ahvalden olmak üzere,
Fransa’da bazı münekkitler beni, “Fransız
Zevki” adını verdikleri şeyden dışarı çıkmış olmakla
ayıpladılar. Bu övgüye lâyık olmayı arzu
ederim.
Sözün kısası; ben yapabildiğim kadarını yapıyorum.
Umûmî ızdıraplar ile muzdarip olmakta ve onu düzeltmeğe çalışmaktayım.
Bende tek bir adamın derman kudretinden başka bir kuvvet olmadığından,
herkesten “Bana yardım ediniz” diye yardım istiyorum.
İşte efendi, mektubunuzun beni söylemeğe dâvet
ettiği ve mecbur bıraktığı sözler bunlardır.
Ben bunları hem size, hem de memleketinize söylüyorum.
Ve bu bahiste bu kadar ısrar edişim de, mektubunuzun bir fıkrasından
kaynaklandı. Bana:
“Birçok İtalyan, ‘Sefiller’in bir Fransız
kitabı olduğunu söylüyorlar. Bu, bize ait bir mes’ele
değildir. Fransızlar bunu bir tarih gibi okusunlar. Biz bir
roman gibi mütâlaa ederiz.”
diyorsunuz. Eyvah!.. Ey İtalyan veya Fransızlar, tekrar ederim,
ki sefalet hepimize ait bir meseledir. Tarihin kayıt altına
almağa ve felsefenin kontrol (mürâkebe) ve tefekkür
etmeğe başladığı zamandan beri sefalet, insanoğlunun
zillet elbisesidir. Bu sefalet parçasını koparıp
atmak ve ümmete mensup her bir kişinin çıplak âzâsını,
geçmişin o uğursuz örtüsüne karşılık,
gelecek fecrinin erguvanî elbisesiyle örtüp süslemek
zamanı nihâyet gelecek[tir].
Eğer bu mektubun bazı zihinleri aydınlatacağını ve
vehimleri izâle ve tadil edeceğini düşünüyorsanız,
onu yayınlayabilirsiniz. Üstün duygularımın
yeni teminatını (hissiyât-ı fâikamın
te’mînât-ı cedîdesini) kabul buyurmanızı rica
ederim.
Editör: Ali Can
|