KÜÇÜK ŞEHZÂDE’NİN BÜYÜK İFADESİ
ŞEHZÂDEBAŞI KÜLLİYESİ
Stefan
Zweig’in ifadesiyle; “Yıldızın parladığı”, zamanın durduğu, mekânın bayram
ettiği, el-âlemin hayret ve ibretle bakakaldığı anlar vardır. Bu anlardan
en fazla hissesine düşen milletlerden birisi de Türk milletidir. Fethettikleri
her ülkenin çöllerini gülistan ve harâbelerini mamur hale getiren bu milletin
evlatları, Bizans’ı fethedip bu şehri İstanbul yaptıklarında da aynı gayeyle
hareket etmişler ve burayı dünyanın en güzel şehirlerinden biri haline getirmek
için gayret göstermişlerdir. Fatih’le başlayan imar faaliyetleri, Kanûnî
ile zirveye tırmanmış ve daha sonraki dönemlerde de aynı itinayla sürdürülmeye
çalışılmıştır.
Fetihten sonra İstanbul’un silueti değiştirilmeye çalışılmış ve şehre manevî
bir hüviyet kazandırılmıştır. Binaenaleyh, bir bakıma İstanbul’a camiler,
medreseler, tekkeler ve zaviyeler şehri de denilebilir. Dinî anlayışlarından
kaynaklanan bir düşünceyle, sultanlar, sadrazamlar, hanım sultanlar, paşalar
ve ileri gelen devlet ricali memleketin her tarafında vakıflar kurarak çeşitli
hayır kurumları yapmada birbirleriyle adeta yarış etmişlerdir. Kendi adlarına,
hanımları, çocukları, yakınları adına veya sırf Allah rızası için camiler,
medreseler külliyeler... inşa etmişlerdir.
Şehzâdebaşı Külliyesi de; Kanunî Sultan Süleyman Han tarafından oğlu şehzâde
Sultan Mehmed için Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Külliye 1543-1548 yılları
arasında tamamlanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman 1542’de çıktığı Macaristan
Seferi’nden zaferle dönüşünde Edirne’de, Manisa valisi oğlu Sultan Mehmed’in
ölüm haberini almasından sonra Şehzade Külliyesini yaptırmıştır. Osmanlı
sultanının şehzadesine olan sevgisini, dünya durdukça adının da yaşamasını
istediği, acısını bir nebze olsun hafifletmek adına Şehzade külliyesini yaptırdığını
tarihi kayıtlardan biliyoruz. Yabancı bilim adamlarının bile 16. asra “Türk
asrı” dediği, gökte güneş, yerde Osmanlı ülkesinin parladığı, karıncanın
bile hukukunun gözetildiği ve dünyanın incisi mesabesindeki şehrin başındaki
sultanın da krallara taç giydiren Kanunî Sultan Süleyman Han olduğu bir dönemde,
sultan tarafından, oğlu Şehzâde Sultan Mehmed için Mimar Sinan’a yaptırılan
külliye; dünyanın başkentinde, yani Merkezistanbul’dadır. Süleymaniye Camii’ne
yakın bir tepenin üzerine bina edilen külliyede şehzade için yapılmış bir
türbe, bir medrese, bir imaret, bir tabhane ve bir sıbyan mektebi bulunmaktadır.
Külliye aynı zamanda bugünkü semte de adını vermiş ve bu semt günümüzde “Şehzâde
başı” diye anılmaktadır. Şehzâde Camisi’nin karşı köşesinde Sadrazam Nevşehirli
Damad İbrahim Paşa’nın yaptırmış olduğu bir cami ve medrese vardır. Cami’nin
ikişer şerefeli iki minaresi bulunmaktadır. Cami kare planlı olup, üstü yarım
küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun çevresinde dört yarım kubbe ile örtülmüştür.
Dört köşede yarım küre, dört küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler dört büyük
fil ayağı üzerine oturtulmuştur. Mimar Sinan’ın diğer eserlerinde görülen
sadelik, güzellik, bu camide de görülür. Şehzâde Camisi Mimar Sinan’ın yaptığı
en büyük üç camiden biri ve ilkidir. Bu cami için Sinan; “Benim çıraklık
camiimdir” der.
Şehzâde Camisi’nin büyük dış harem avlusu altı kapılıdır. Medrese ve tabhane,
dış harem avlusu üzerinde ve avlunun kuzey kenarındadır. İmaret ile Mektep
ise dış avlunun doğusundadır. Caminin haziresinde ise yedi adet türbe bulunmaktadır.
Bunlar; Şehzâde Mehmed’in Türbesi, Sadrazam Rüstem Paşa Türbesi – Şehzâde
Mahmud Türbesi – Dâmâd Bosnalı İbrahim Paşa Türbesi –Destârî Mustafa Paşa
Türbesi - Fatma Hanım Sultan Türbesi ve Hadice Sultan Türbeleridir. Minarelerdeki
ezanla, camideki Kur’ân öteleri hatırlatırken, hazîrede bulunan mezarlar
da gideceğimiz yeri işaretler. Bizim medeniyet anlayışımız dünyevilikle uhreviliğin
iç içe girerek kalbe ve akla nakşolmasıdır ki bu mekânda bu hususu daha rahat
gözlemleyebilirsiniz.
Sultanahmet, Ayasofya, Eminönü, Süleymaniye bir gerdan gibi boğazın kıyılarını
sarmalarken, bu inciler dizisine Şehzadebaşı camii de eşlik eder ve diğer
koluyla adeta Fatih camiine varılmasını ister. Ayrıca külliyenin hemen bitişiğindeki
Bozdoğan Kemeri de Şehzâde’nin vücudunu tamamlayıcı bir unsur olarak karşımıza
çıkar.
Camiyle içiçe bir yapı daha var ki, o da su taksiminin yapıldığı binadır.
Adaletin gram gram dağıtıldığı masalsı bir ülkede, su da yine hakkaniyet
ölçüleri içerisinde damla damla dağıtılıyordu.
Eskiden ilim tedris edilen medrese, şimdi ise Şehzâde Sofrası adıyla faaliyet
gösteren lokantada, meselâ; akşam yemeğini yerken bir yandan da Hüzzam, Uşşak,
Nihâvend makamları eşliğinde bir udîyi dinlemek herhalde çok farklı bir duygu
olsa gerek. Midelere hitap eden nefis yemeklerin yanında, ruha gıda olacak
nağmeler dinlemek için bu güzel mekâna behemehal uğramak lazımdır. İç akustiği,
mimarisi, dış yapısı ve zerafetiyle birbirini tamamlayan bu külliye, ruhunda
eksiklik, pörsümüşlük ve rehavet hisseden her can sahibini beklemektedir.
Ruha gıda, cana şifa veren nimetleri burada tatmadan ötedekilerini tatmaya
gitmemelidir, diye düşünüyorum vesselam.
Evde, işyerinde veya herhangi bir mekânda sıkıldığınızı hissederseniz;
yolunuzu iradî olarak Şehzadebaşı’na düşürmelisiniz. Bir de eğer vakit ibadet
zamanına denk gelmiş ise, bu durumu Allah’ın bir lütfu olarak bilmeniz ve
değerlendirmeniz en doğrusudur. Minarelerden yükselen o lâhûtî ses eşliğinde
ötelere yelken açmanın tam zamanıdır deyip, gönlünüzün sizi götürdüğü yere
doğru gidenken, şairin;
Ey gönül içmek dilersen câm-ı Cem
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem
diyerek, bu ilahî neşve içerisinde ruhlarınızın gıdalanmasına ve tamir
olmasına çalışmış olursunuz. Çünkü insan, kendisini ve kadar tam hissederse
hissetsin, mutlaka bir yanı eksiktir nihayetinde. Kararan dünyamıza, bunalan
insanımıza bir menfez olsun diye cedlerimize bu binaları inşa ettiren Rabb’e
hamdederek, bir kurtuluş menfezi olan bu mekânlara uğramayı ihmal etmemeleri
düşüncesiyle, şimdiden yolcularını selamlamak istiyorum...
İster yemek için, isterseniz ibadet için uğrayın bu mekâna, fark etmez,
eksikliklerinizi tamamlamış ve huzura ermiş olarak ayrılacağınız muhakkaktır.
Bu yapı: babayla oğulun birbirleriyle karşılıklı olarak gönül diliyle konuştuğu,
uhrevî nağmeler mırıldandığı mekândır.
Bu yapı; zulme, kana, gözyaşına ve inkâra bulanmış dünyamıza umut ışığıdır.
Bu yapı; ilâhî aşka, sevgiye, merhamete, saygıya, diyaloğa çağrılan yapıdır.
Bu yapı; zulmete kapalı, nura açıktır.
Bu yapıda; kalplere huzur, gönüllere şifa dağıtılır.
Bu yapıda; bir yanda damağa tat veren lezzetler tadılırken, diğer yandan
ruha gıda olan Kur’ân tilavet edilir. Davudî âvâzlı hafızlar okudukları ilahi
nağmelerle gönülleri yakarken, diğer taraftan caminin kubbesini yıkacakmış
gibi olurlar.
İnsanlığın muhtaç olduğu kudret, zalimlerin elinde can alıcı bir kılıç, adil
hükümdarların elinde ise şifa dağıtılan bir kâse gibidir. Koca sultan bugün
bile elindeki kâseyle ruhlarımıza hala şifa dağıtmaktadır. Gözlerimizdeki
gafletin esaret perdesi, o hür ve özgür dünya sultanını görmemize mani olmaktadır.
Öyleyse gelin, hep birlikte gökler ötesi ülkelere yelken açılan bu mukaddes
ve aynı zamanda büyük sanat eseri mekanda birlikte olalım.
Zîrâ bilirim ki; siz yoksanız bu mekanların gönlü eğlenmez, gözyaşı dinmez.
... ve dahi bilirim ki; alnı yere değmeyenin gönlü arşa değmez.
Editör: Ali Can
|