DEĞİŞEN DÜNYA
DENGELERİ
VE YENİ YAPILANMALAR
(Taceddin Kayaoğlu – Cemal Meray)
(ZAMAN gazetesinde 25 Nisan 1994’te
Başlayıp
5 Gün Süren Yazı Dizisi)
TAKDİM
Yıllarca uyutulan milletimize hep Batı’nın
söylediği ninniler dinletildi. Hipnotize edilmiş kalabalıklar
sürü ortamında kalan saf insanımız ne yapacağını,
hangi değere sarılacağını uzun süre bilemedi.
Son yıllarda büyük bir uyanış içinde bulunan İslâm âlemi, şaşkın
tavuk misâli dönüp duran Batı âleminin, son bir çırpınış olarak
ortaya attığı “Medeniyetler çatışması” denilen ölüm
fermanlarını ilan etmesine sebep olmuştur. Medeniyetler çatışması demek
onların diliyle, İslâm’ın, komünizmden sonra
yok edilmesi gereken en büyük tehlike olduğunun bilinmesi
demektir. Diriliş muştusunun hayalini kuran ve bu hayali gerçekleştirmeye çalışan
diriliş erlerinin, böyle bir senaryoyu oynayacak olan palyaço
ruhlu Batılı aktörlere izin vermeyeceği bariz bir hakîkattir. İslâm âleminin
ve husûsan Türkiye’nin üzerinde oynanan oyunlar iyi
bir strateji bilgisini ve bu bilgiyle, üzerimizde örülmeye çalışılan örümcek
ağlarının daha kolay parçalanması yolunda bizlere
birer avantaj sağlayacaktır. Faydalanacağınızı umduğumuz
ve temel öğeleriyle ele alınmış genel ve özel
stratejik bilgilerden oluşan dizi yazımızı takdim ederiz.
DEĞİŞEN DÜNYA DENGELERİ VE
YENİ YAPILANMALAR
Dünya siyasî yapılanması, devlet sistemlerinin ilk
teşekkülünden başlayıp, Fransız İhtilali’nin
XVIII. asrın sonlarından itibaren toplumlar üzerinde yaptığı büyük
etkiye kadar olan dönemde ağırlıklı olarak, değişik ırklardaki
insanları bünyelerinde barındıran ve bu yapı iktizasınca
yönetilen kozmopolit devletlerden teşekkül etmiştir.
Romalılar, Hunlar, Sasanîler, Makedonlar, ilk İslâm
devletleri, Selçuklular, Osmanlılar, Habsburglar vb. gibi siyasi
yapıların idarelerine yön veren kanunlar ve idare ettikleri
tebaalarına karşı uyguladıkları davranışlar
farklı farklı olmasına rağmen, müşterek oldukları nokta,
hakimiyetleri altında tuttukları ırkların sayılarının
birden fazla olması tarzında teşekkül etmiş devlet
yapılarına sahip olmalarıdır. Bunun yanı sıra,
bu dönemlerde devletlere istikamet tayin etmesi bakımından
dinin son derece ehemmiyet kesb ettiği bir vak‘adır. Nasıl
ki Roma’nın dışa yaptığı etkide Pax-Romano
idealine Hıristiyanlık inancı yön tayin etmişse, İslâm
devletlerinde de tebliğ inancı devletlerin dış siyasetinde
ona yön veren temel dinamiklerden biri olmuştur. On sekizinci asrın
son çeyreğinde ise Fransa’da meydana gelen ve krallık
idaresini hedef alan ihtilal, mevcut dünya dengelerini bozan ve yeni
siyasi teşekküllere yön veren değişik bir özellik
taşımaktadır. Bu toplumsal hareketten tevellüd eden milliyet
esasına müstenid devlet tüm dünya insanlarını,
bilhassa da imparatorluk bünyesinde yaşayan tebaaları etkisi
altına alarak, çok ırktan teşekkül etmiş olan
devlet yapılarını inkisara uğratacaktır. Fakat dünyadaki
milliyetçilik düşüncesinin fikrî uzantıları daha öncelerine
gitmektedir. Avrupa’da 1450’den sonra çıkan savaşlar “Ulus-devletinin
doğuşu” ile yakından ilgilidir. 15. asrın sonu
ile 17. asrın sonu arasındaki dönemde çoğu Avrupa ülkelerinde
politik ve askeri otoritede bir merkezîleşme oldu.
Bu, genelde kralın, kimi yerlerde ise bir prensin ya da ticaret oligarşisinin
yönetiminde olmuş ve merkezileşmeyle birlikte devletin vergi
toplama gücü ve yöntemler çoğalmış,
otorite, kralların kimsenin yardımı olmadan yaşadıkları düşünülen
dönemlerde olduğundan, çok daha incelikli bir bürokrasi
mekanizması tarafından kullanılmış ve ulusal ordular
feodal asker toplama yöntemiyle oluşturulmuştur.
Avrupa’da ulusal devletlerin gelişmesinin çeşitli
sebepleri vardır. Ekonomik değişme, zaten eski feodal düzeni
büyük ölçüde sarsmış ve değişik
toplumsal kurumlar, birbirleriyle yeni sözleşme ve yükümlülük
biçimleriyle bağlantı kurmak zorunda kalmışlardır.
Reformasyon Hıristiyanlık âlemini, hükümdarların
dinî tercihleri üzerinde bölmekle, sivil ve dinî otoriteyi
birleştirmiş ve laikliği böylece ulusal temelde genişletmiştir.
Latince’nin gerilemesiyle yerli dillerin politikacılar, hukukçular,
bürokratlar ve şairlerce giderek daha çok kullanılması,
bu laik eğilime güç kazandırmıştır.
Ulaşım imkânlarının genişlemesi, mal değişiminin
daha da yaygın hale gelmesi, matbaanın bulunuşu ve okyanuslardaki
keşifler, insanı yalnızca başka hakların var olduğu
konusunda değil, diller, beğeniler, kültürden gelen alışkanlıklar
ve diller arasındaki farklılıklar konusunda da daha bilinçli
hale getirmiştir. Bu şartlarda zamanın pek çok düşünürünün
ve yazarının, ulus devletini aynı halk için en iyi
toplum biçimi olarak görmeleri, devletinin gücünün
artırılması ve çıkarlarının korunması gerektiğini,
yönetenlerin ve yönetilenlerin, özel yapısal nitelikleri
ne olursa olsun ortak ulusal yararlar uğruna uyum içinde çalışmak
zorunda oldukları fikrini meydana getirmişti.
Milliyetçilik düşüncesinin Fransa’da büyük
bir ihtilale sebebiyet vermesi dünyada millet devleti anlayışının
yayılması bakımından son derece önemlidir. Aynı zamanda
dikkati çeken diğer bir konu ise Rönesans, reform, bunun
paralelinde laik düşünce Avrupa’da dinin gücünü ikinci
plana attı ve onun yerine pozitif bilimleri ve akılcılığı tartışılmaz
tabu haline getirdi. Dinin siyasi yaptırımı müessiriyetini
kaybedip sadece sosyolojik bir değer olarak kabul edildi.
Yirminci asrın ilk çeyreğinde Rusya’da meydana gelen
1917 tarihli Bolşevik İhtilali ise dünyayı; ‘komünistler
ve kapitalistler’ olmak üzere hakimiyet mücadelesine istinad
eden yeni bir safhaya dahil etmekteydi. Bu saflaşmada belirleyicilik
rolünü üstüne alan düşünce, çıkışı ve
yayılışı itibariyle kapitalizme ve biyolojik materyalizm
temelinde dine muhalefet eden komünist felsefe düşüncesidir.
Bu düşüncenin Bolşevikler elinde Rusya’da iktidar
olması onu bir devlet sistemi haline getirecektir. Daha sonraki yıllarda
Hitler’in Almanya ve yine Mussolini’nin İtalya’da
iktidarı dünyanın gündemine faşist kapitalist ve
komünist düşüncelerini getirdiği gibi, bu düşüncelerini
hakimiyet alanlarını genişletmek için yeni bir saflaşma
ve buna paralel olarak da yeni bir rekabet meydana getirdiler. Bu durum faşizmin İkinci
Dünya Savaşı’nda dünya devletleri NATO ve Varşova
paktlarının kurulması neticesinde komünistler ve anti
komünistler olmak üzere iki blok olarak soğuk savaş dönemine
gireceklerdir.
Yirminci asrın ikinci yarısına girerken bu blok ülkelerinin
birbirleriyle siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanda etkili
ve acımasız rekabeti, komünist sistemin son çeyreğinde
Glasnost ve Prestroika politikaları ile iflasını ilan etmesi
ve SSCB ile peyklerinin dağılması neticesinde sona ermiştir.
Eski yapılanmaların çökmesinden sonra dünyanın
alacağı yeni şeklin ne yönlü olacağı gerek ülkemiz
ve gerekse de diğer ülkeler için gelecekteki politikaların
belirlenmesi açısından önemlilik arzetmektedir.
Komünist blokun çökmesi ile dünya devletleri arasındaki
denge siyasetinin önemli derecede sarsılması F. Fukuyama’nın, “Tarihin
Sonu mu?” isimli makalesinde iddia ettiği gibi, “Batılı liberal
demokrasilerin ve serbest piyasa ekonomisinin mutlak zaferi” gibi
görünse de siyasi, sosyal ve ekonomik değerlendirmeler ışığında
yapılacak tahliller neticesinde, Batılı demokrasilerin ve
kapitalist sistemin tarihin son noktasını koyacak kadar etkili
ve muzaffer olmadığını görmek mümkündür.
DÜNYA DEVLETLERİNİN İKTİSADÎ,
SOSYAL VE SİYASAL DURUMLARI SON ON YILDA NE KADAR BÜYÜDÜ?
Yıllık Büyüme Oranları (1980 – 1990):
ABD |
% 2.5 |
Japonya |
% 4.2 |
AT |
% 2.3 |
Dünya |
% 2.8 |
Gelişmekte olan ülkeler |
% 2.9 |
Orta ve Doğu Avrupa |
% 1.9 |
Çin |
% 8.9 |
Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alan Amerika kıtası ülkeleri
1980 – 1990 yılları arasında ortalama % 1 büyürken
Afrika ülkeleri ise % 1.9, Asya ülkeleri % 4.6 kaydettiler. Asya’nın
canlanmasında Japonya ve Amerika’nın Pasifik blokları üzerindeki
hesaplarının payı büyüktür. Mesela hem Japonya,
hem de ABD büyük ölçüde katkı sağlayınca Çin’in
yıllık büyüme oranı % 8.9 oldu. Son üç yılda
(90 – 93) sırasıyla % 6.6, % 12.8, % 11 büyüyen Çin
bu hızla ilerlerse yakında dünyanın en güçlü ekonomilerinden
birine sahip olacaktır.
12 Aylık Dış Ticaret Oranları (92 ortası – 93
ortası):
Almanya |
24 |
İtalya |
-10 |
Kanada |
10 |
Fransa |
8 |
Japonya |
140 |
ABD |
-103 |
İngiltere |
-25 |
Bu rakamlara göre Almanya’nın gelecekte Avrupa’nın
liderliğine aday en kuvvetli devlet olduğu görülmektedir.
Amerika’nın ise ekonomisini düzeltmek için teşekkül
ettirdiği NAFTA ve APEC ile, Avrupa Topluluğu’na karşı durabilme
gayretinin sebebi anlaşılmaktadır.
Dünya Ekonomisinde 1994 Yılı Büyüme Tahminleri:
Amerika |
2.9 |
İngiltere |
2.7 |
İtalya |
1.0 |
Almanya |
0.2 |
Fransa |
0.8 |
Kanada |
3.3 |
Japonya |
0.8 |
Çin |
11.0 |
Amerikan ekonomisi 1993’te yaklaşık % 2.8 reel büyüme
kaydetti. Gelecek yıl en az o kadar büyüyeceği de muhtemel.
Buna karşılık Japonya’nın büyüme oranı %
-0.4 (yani binde dört küçülme gerçekleşmiş).
Gelecek yıl en fazla yüzde bir dolaylarında büyüme
bekleniyor. Almanya’nın küçülme oranı da
yüksek. Bu rakam % -2.2’dir. 1994 büyümesi ise sıfır’a
yakın. İngiltere ve Kanada ekonomilerindeki düzelme devam
edeceğe benziyor. Tabii en parlak göstergeler Güney Doğu
Asya’da. Çin, Malezya, Tayland gibi ülkelerin büyüme
hadleri % 10’un altına düşmeyecek gibi.
PETROL DURUMU
Petrol dünya sanayinin çarklarını döndüren
ehemmiyetli ve temel enerji kaynaklarından birisi olması hasebiyle
dün olduğu gibi, bugün ve yakın zaman için kıymetini
muhafaza edecek olduğundan; milletlerarası dengeler konuşulurken
gözden kaçırılmaması gereken önemli bir faktördür.
DÜNYADAKİ BAZI ÜLKELERİN PETROL ÜRETİMİ
ÜLKELER |
1991 YILI (Bin ton) |
ABD |
419.673 |
Almanya |
3.487 |
İngiltere |
912.612 |
Çin |
139.600 |
Hindistan |
32.684 |
Irak |
13.394 |
İran |
165.297 |
Japonya |
4.413 |
Kanada |
89.880 |
Kuveyt |
9.432 |
Mısır |
46.259 |
Suriye |
25.029 |
Suudi Arabistan |
426.970 |
Türkiye |
4.364 |
Yunanistan |
843 |
Meksika |
151.811 |
Eski SSCB
(Eski Çekoslavakya, Yugoslavya dahil) |
515.416 |
DÜNYADA MEVCUT PETROL REZERVLERİ
ÜLKELER |
1992 YILI (Milyon ton) |
ABD |
3.581 |
Avustralya |
208 |
OPEC |
13.384 |
Büyük Britanya |
1.200 |
Cezayir |
1.255 |
Çin |
3.274 |
Endonezya |
898 |
Gabon |
100 |
Hindistan |
836 |
Irak |
13.643 |
İran |
12.688 |
Kanada |
762 |
Katar |
509 |
Kuveyt |
12.824 |
Libya |
3.111 |
Meksika |
6.998 |
Mısır |
614 |
Nijerya |
2.442 |
Norveç |
1.500 |
Suudi Arabistan |
35.176 |
Umman |
580 |
Venezüella |
8.036 |
Rusya dahil eski cum. |
7.776 |
İSLÂM ÜLKELERİ PETROL REZERVLERİ
ÜLKELER |
(Milyon ton) |
Cezayir |
1.255 |
Endonezya |
898 |
Irak |
13.643 |
İran |
12.688 |
Katar |
509 |
Kuveyt |
12.824 |
Libya |
3.111 |
Mısır |
614 |
Suudi Arabistan |
35.176 |
Umman |
580 |
Toplam :
81.298
Diğer Ülkeler Toplamı :
48.915
ABD petrol ithal eden ülkeler arasında birinci sırada gelmektedir.
Toplam olarak 209.3 milyon ton petrol ithal etmektedir. Bu rakam ABD’nin
kullandığı petrolün % 40’ıdır. Japonya
ise 194 milyon ton olarak petrol ihtiyacının % 95 civarında
olanını dışarıdan karşılamaktadır.
Bunları Almanya 89 (mt), İtalya 83 (mt), Fransa 74 (mt), ve B.
Britanya 54 (mt) rakamlarıyla takip etmektedir. İslâm ülkelerinin
petrol rezervleri kullanılabilmesi açısından Batılı devletlerin
rezervlerinden büyük oranda fazladır. Bu önemli gücü elinde
bulunduran İslâm ülkelerinin istikbalde iktisadi, sosyal
ve siyasal bağımsızlıklarını kazanmaları halinde
Batılı devletler lehinde işleyen dünya dengelerinin tekrar İslam
alemi lehine dönmesinde petrol mühim amillerden biri olarak karşımızda
durmaktadır.
Diğer taraftan gerek amerikanın ve gerek Almanya, Çin, Japonya
gibi güçlü ülkelerin petrole uzun vadede olan ihtiyaçlarından
dolayı bu devletler Orta Doğu ve Kafkasya petrolleri üzerinde önemli
bir rekabete girişeceklerdir.
DOĞUM ARTIŞ ORANLARI
Amerika Birleşik Devletleri: Bu ülkede 1970-80 yılları arasında
nüfus % 11, 1950-80 yılları arasında % 50 oranında
arttı. Bu çoğalma doğal artışın ve göçlerin
sonucudur. Yirminci yüzyılın başında binde 30’un üzerinde
olan doğum oranı düzensiz biçimde gerileyerek (büyük
iktisadi bunalım sırasında hızlı düşme,
savaştan sonra önemli artış) günümüzde
binde 15’lik en düşük seviyeye inmiştir.
İngiltere: İngiltere’nin nüfusu1951’de 48 milyon,
1971 yılında 53 milyon, 1991’de 57 milyon civarındadır.
Doğum oranı 1977’de binde 12, 1990’da binde on üç iken
bugün eksi rakamlara inmiştir.
Fransa: Bu ülkede doğurganlık oranı İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra binde 2.8 iken, 1964’ten beri sürekli
düşme sürecine girdi. Bugün ise 1.8 dolaylarında
devam etmektedir.
Almanya: Almanya’nın 1980 tarihinde doğum oranı binde
on, ölüm oranı binde 11.5’tir. Nüfusun yaşlanması durumu
vaziyeti daha da ciddileştirmektedir. Nüfusunun % 15’inin
yaşı 65’in üzerindedir. Buna karşılık
ise 20 yaşın altındakilerin oranı % 30’u bulmuyor.
Japonya: Japonya’nın doğum oranı 1925 ve 1927’de
binde 34 iken 1960’da binde 17’ye inmiş, 1990’da ise
10.1’in altında kalmaktadır. Bugün ise binde 0.1 dolaylarındadır.
Çin: Çin bugün 1.134 milyar nüfustan oluşmaktadır.
1980’den itibaren aşırı nüfus artışını önlemek
için ailelerin tek çocukla yetinmeleri devlet tarafından
desteklenmektedir. Doğu Türkistan’da ise baskı, işkence
ve zulme başvurarak nüfusun artmasını önlemeye çalışmaktadır.
1991 yılında ulusal doğum oranı binde 19 civarındadır.
Hindistan: Hindistan’ın nüfusu 1961-71 arası 108 milyon,
1971-81 arası 136 milyon, 1981-91 arası ise 158 milyon artmıştır.
İslâm Dünyası: Müslümanlar dünya nüfusunun
1/5’ini oluşturmaktadırlar. Bu rakam yaklaşık olarak
bir milyar civarındadır. Bununla beraber İslâm bütün
dünyada, özellikle ABD’de zenciler arasında, Afrika’da,
Almanya’da ve B. Britanya’da sürekli yayıldığından
2020 yılında dünya nüfusunun % 23’ünü Müslümanlar
teşkil edecektir.
DÜNYA MÜSLÜMANLARININ ÜLKELERE
GÖRE NÜFUS ORANLARI (%)
ABD 1.4, Etyopya 40, Liberya 26, Sudan 75, Afganistan 99, Fas 99, Libya
99, Suriye 87, Somali 100, Almanya 6, Fildişi 23, Lübnan 54, Suudi
Arabistan 100, Latin Amerika 0.6, Filipinler 5, Madagaskar 5, Rusya Federasyonu
10, Tanzanya 33, Arnavutluk 70, Fransa 5, Malavi 12, Tayland 2, Azerbaycan
85, Gambiya 85, Maidiv 100, Tago 10, Bahreyn 95, Gana 12, Malezya 52, Tunus
92, Bangladeş 85, Gine 75, Mali 70, Ürdün 94, Burma 3, Güney
Amerika 1.5, Mısır 90, Türkiye 99, Burindi
1.5, Gürcistan 10, Moritanya 100, Türkmenistan 88, Burnika Fas
30, Hindistan 12, Nijer 85, Uganda 5, Büyük Britanya 0.6, ırak
96, Nijerya 36, Ukrayna 7, Benin 13, İran 98, Orta Afrika 6.5, Umman
100, Bosna Hersek 40, Filistin 14, Özbekistan 90, Yemen 100, Cezayir
95, Kamerun 19, Pakistan 95, Yunanistan 0.27, Çin 1.4, Kanada 0.6,
Senegal 94, Zaire 1.27, Çad 53, Kazakistan 43, S. Leone 50, Endonezya
90, Kenya 6, Singapur 14, Ermenistan 3, KKTC 100, S. Lanka 9, Kırgızistan
77, Kuveyt 95.
Rakamlardan da anlaşılabileceği gibi, Batı medeniyeti
tarihe son noktayı koyacak ve onu nihayete erdirecek kadar gerek iktisadi
ve gerekse sosyal bir bünyeye sahip değildir. Siyasi zeminde de
Batı demokrasilerinin, cemiyetlerinin arzuladığı hakkaniyet ölçülerinde
bir bünyeyi teşekkül ettirdiği söylenemez. Batı medeniyeti
bugünkü haliyle çatallaşma noktasına gelmiş ve
Emanuel Wallerstain’ın da söylediği gibi, artık
yeni bir sistemi tercih etmek mecburiyeti ile karşı karşıya
kalmıştır.
Ortaçağ’da Hıristiyanlık dininin skolastik bünyesinde
ezilen Batı insanı, aydınlanma dönemi olarak adlandırdığı Rönesans
ve Reform zamanlarında bu düşünceden kendini kurtardı.
Fakat bu hareketin daha sonraki yıllarda, pozitivizmi tek hakikat kabul
edip, dini inkâr etmesi ve karşısına alması, insanın
kişiliğinde tamir edilemez yaralar açtı. Asrımızda
insanlığın geldiği bunalım noktası malumdur.
Kapitalizm ve komünizmin tatmin etmediği, manevî ihtiyacına
laboratuarlarda cevap bulamayan asrımızın insanı için
din, kurtuluşunun tek alternatifi haline gelmiştir. Diğer
bir şekilde ifade edilecek olunursa, “Din yenilmez gücünü ispatlamıştır”.
Bu noktada ise sorulacak soru şu olmalıdır; “Hangi
din bu ihtiyaca cevap verecektir?”.
Tarih defalarca müşahittir ki İslâm dini verdiği
mesaj ve kurduğu medeniyet ile, akıl-iman, ruh-beden, kültür-medeniyet
muvazenesini hakiki manada temin edebilmiş bir din olarak asrımız
insanının ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.
Bununla beraber, İslâm dünyasının gündeminde
artan şekilde ağırlık teşkil ettiği müddetçe,
onun mesajlarına karşı çıkacak ve onunla mücadele
edecek dinler de olacağından, istikbâl dinler arası bir
rekabete sahne olacak denilebilir. Zaten bunun ilk emareleri de bugün
Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da görülmeye
başlanmıştır.
DEVLETLERİN GENEL YAPILARI VE AVRUPA DEVLETLERİ
Rusya’nın Avrupa bölümü dışında,
Avrupa 530 milyon nüfusu ile, Asya ve Amerika’dan sonra nüfus
bakımından kıtalar arasında üçüncü sırayı almaktadır.
Yüzölçümünün de azlığı göz önünde
tutulursa, nüfusu en yoğun kıtadır. Avrupa ülkelerinde
sanayi ve tarım alanındaki gelişmişlik ölçüsü üst
düzeydedir. Bugün Almanya’nın yakın zamanda birliğini
temin etmesinin ardından, bu devletin liderliğe oynaması ile
Amerika’nın karşısına dünya hakimiyet mücadelesinde çıkma
yolunda faaliyet göstermektedir. En büyük kozu ise kendi bünyesinde
teşekkül ettirme gayretinde olduğu Avrupa Birliği idealidir.
Bu idealin gerçekleştirilmesinin bir uzantısı olan
Avrupa Tek Senedi 1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Ayrıca kendi aralarında tam bir ekonomi ve para birliği konusunda
ortaklık anlaşması da imzalamışlardır. Anlaşmaya
göre 1 Ocak 1999 tarihinden önce tek para birimi oluşturacaklarsa
da, halk oylamasına sunulan bu anlaşma çok az bir fark ile
onaylanmıştır. Anlaşma Hollanda’da % 50.7 ile reddedildi. İrlanda
ise ancak % 69 ile onaylamıştır. Bu da göstermektedir
ki, Avrupa kendi bünyesinde onu istikbâle taşıyacak
birliktelikten yoksundur.
Avrupa’nın diğer önemli bir sorunu da nüfus meselesidir.
Avrupalılar modern gebelik önleme uygulamalarını en çok
kullanan insanlardır. Lakin bunun neticesinde, nüfus yaşlanmakta
ve nesiller yenilenememektedir. Bazı ülkelerde ölüm oranı doğum
oranını geçmiştir (Almanya ve Avusturya’da olduğu
gibi).
Avrupa’nın sanayi hammaddeleri için dışa bağımlı bir
yapısı vardır. Hidrokarbürler ön plana çıkarken,
kömür egemen enerji olma özelliğini yitirdiğinden,
Batı Avrupa gerek petrol rezervleri ve gerek doğal gaz rezervlerinin
zayıflığı dolayısıyla petrolde en fazla Orta
Doğu’dan (sıvılaştırılmış olarak)
doğalgazda da Cezayir ve Libya’dan büyük ölçüde
dış alımlara başvurmak zorunda kalmıştır.
Mineral hammaddeler konusunda da durum aynıdır. Avrupa’nın
demir madeni yatakları bugün artık son derece yetersizdir.
Vaktiyle eski dağlık bölgelerde çok fazla olan demir
dışı maden yatakları, bugün ya tükenmiş,
ya da güçlü bir sanayinin ihtiyacını karşılayamayacak
kadar azalmıştır.
ABD:
Amerika Avrupalı devletlerin tek Pazar tek devlet çalışmalarından
dolayı gücünü bu potansiyele karşı muhafaza
etmek için, Meksika ve Kanada ikilisini yanına alarak Kuzey Amerika
Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA)’nı imzaladı.
Diğer taraftan Uzakdoğu Asya devletleri ile APEC bünyesinde
bir araya gelerek dünya ticaretinin % 71’lik kısmını ele
geçirmek yönünde hesapları olduğu tahmin edilmektedir.
Avrupa Topluluğu’nun ortak üretimi 5.9 trilyon, NAFTA’nın
6.9 trilyon EAEC (Uzakdoğu Asya Formu)’nin toplam üretimi
7 trilyon dolardır. Görüldüğü gibi Uzakdoğu
Asya, Avrupa ve Amerika’yı geçmiştir. ABD’nin
işlerlik kazandırmak istediği APEC ise 13.7 trilyon dolarlık üretim
yapmaktadır. Bu rakamlar göz önüne alınırsa
APEC’in Amerika için ehemmiyeti ortadadır.
Fakat Amerika’nın kendi bünyesinde muhtelif zaaflar içinde
olduğu bilinmektedir. Gayrisafi Milli Hasıla’nın düşmesi,
1980 sonrasında 8 milyona varan işsizlik ve enflasyon ile kendini
gösteren büyüme, duraklama, gerileme gibi aksaklıklar
dikkatleri çekiyor.
Ohio ve Pennsylvania’daki demir-çelik merkezlerinde Japonya
ile girdiği rekabetten dolayı işsizlik sürmektedir. Oto
sanayinde Japonlar ABD pazarının % 30’luk kısmını ele
geçirdiklerinde, otomobil üretimi yapılan Chrysler fabrikaları kapatılmış ve
300 bine yakın işçiye yol verilmiştir.
Ham petrol üretiminin yüksek (485 mt) olmasına rağmen,
ABD, tüketiminin % 40’ını ithal etmek zorundadır.
Doğalgaz üretiminde de alınan tedbirler etkili olmazsa tehlikeli
neticeler görünüyor. Nükleer enerji alanında kurulu
tesis gücü (600.000 MW) ve üretim (300 TW) saat olmasına
rağmen, çevrecilerin nükleer enerji üretimine karşı çıkmasından
dolayı üretim için nükleer santral programları yavaşlatılmaktadır.
Bunun yanında Amerika’nın nüfus artış oranı %
15 rakamı ile son yıllardaki en düşük oranlarda
seyretmektedir.
Sosyal bünyesinde karşı karşıya olduğu önemli
bir sorun da; zenci insanların karşılaştıkları güçlüklerden
dolayı duydukları rahatsızlıklardır. Zenci nüfusunun;
beyaz nüfusun % 0.15’lik artışına rağmen,
% 0.20 oranında artması, doğum sırasında anne ölüm
oranlarının zencilerde beyazlara oranla düşük olması,
gelecek yıllarda Amerika’da zenci potansiyelini etkili bir güç haline
getirecektir.
Önemli olması bakımından Amerika’nın yakın
zamanda takip edebileceği dış politika stratejilerinin yönü ve şekli
hakkında ip uçları elde etmek için, Harvard üniversitesi
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Samuel
Huntington’un, “Değişen Güvenlik Çevresi
ve Amerikan Ulusal Çıkarları” konulu projesinden
bazı alıntılar yapmak faydalı olacaktır. ABD’nin
yeni dış politika stratejileri, “daha fazla işbirliği
imkânları için kendi uygarlığı içinde
Avrupa’yı da içine alacak şekilde hareket etmek, Doğu
Avrupa ülkelerini de bu birlikteliğe dahil etmeye çalışmak.
(Amerika İngiltere’yi de yanına aldığı son NATO
toplantılarında NATO’ya girmek isteyen Polonya, Çek Cumhuriyeti
ve Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerini, Almanya’nın
karşı çıkmasına rağmen Rusya’yı rahatsız
etmeden önce kısa dönemde bu ülkelerle askeri işbirliğine
dayanan askeri tatbikatlar yapmak istemektedir. Zamanı geldiğinde
ise bu ülkeleri NATO’ya dahil etme yönünde düşünceleri
vardır).
Diğer politikaları ise; aynı uygarlığa dahil toplumlar
arasındaki lokal savaşların büyük çaplı savaşlara
dönüşmesini engellemek, askeri kapasitesini üst seviyede
hazır bulundurmak, Doğu ve Güneydoğu Asya’daki
askeri üstünlüğünü korumak (Kuzey Kore’nin
nükleer gücünü kontrol altına almaya çalışması gibi),
rakip olarak gördüğü devletlerin, diğer devletlerle
olan sorunlarını körüklemek ve çıkarları doğrultusunda
kullanmak, kendi değerlerine ve çıkarlarına sempati
ile bakan grupları ve ülkeleri desteklemek, kendine yakın
olan ülkeleri güçlendirmek” olarak tahmin edilmektedir.
Amerika, Avrupa ve Pasifik’teki yeni oluşumlara karşı kendisine
yukarıdaki stratejilerinin gereği müşterek hareket edeceği
güçler arayacaktır. Yakın dönem için ise
bunu bulmuş görünüyor: ABD, Çin’e mukabil, Çin
ile Hint Okyanusu sularının kullanımı bakımından
sorunları olan Hindistan’ı destekleme yoluna gitmektedir.
Hindistan’ın takviye yolu ise Pakistan’ı zayıflatmaktan
geçtiğinden, Amerika yönetimi Pakistan’ın iç politikalarına çok
sık müdahalelerde bulunmaktadır. ABD bugün Pakistan’dan şunları istemektedir:
Nükleer programlarını durdurmak, Keşmir meselesinde Amerika’nın
telkinlerine açık hale gelmek. Ayrıca ABD’nin etkisindeki
Hindistan, sekülarizm ve terör meselelerini bahane ederek, İslâm
dünyasına karşı Orta Asya coğrafyasında etkili
olabilmenin yollarını aradığını son zamanlardaki
siyasetleri ile belli etmiştir. Bununla beraber Avrupa ve Pasifik güçlerinin
Rusya’yı da rahatsız etmesi neticesinde, zaten Amerika’nın
mali desteğine muhtaç olan Rusya Federasyonu, bu devlet ile müşterek
hareket etme yoluna gidebilir.
Amerikan yönetiminin, bozulan iktisadî ve sosyal dengelerini düzeltebilmek
gayesiyle içine çekilmesinin ardından İsrail yönetimi, Çin’in
ihtiyacı olduğu teknoloji transferini temin ederek, güçlenmekte
olan Çin’e yakınlaşmanın yollarını arıyor.
Bunun yanı sıra Amerika’nın inisiyatifinde gelişmekte
olan siyasi arayışlar neticesinde meydana gelen ve HAMAS’ı dışlayarak
başlatılan FKÖ-İsrail yakınlaşması, İsrail
devleti ile Mısır yönetimi arasındaki sıcak ilişkiler,
Suriye’yi İsrail’le yakınlaştırma çabaları ve
son zamanlarda başlatılan Türkiye-İsrail ilişkilerindeki
sıcaklık, bölgede İsrail’in güvenliği
için gösterilen faaliyetlerin uygulamaya konulması olarak
değerlendirilebileceği gibi, bu çalışmaların
dikkat çeken önemli bir tarafı da, Amerikan yönetiminin
bölgede istemediği İslâmî dirilişin engellenmeye
yönelik diplomatik ataklar olmasıdır.
Bunun yanı sıra meselenin Güneydoğu boyutu da dikkatleri çeken
gelişmelere sahne oluyor. Bilindiği gibi yakın zamanlara kadar
Türkiye’nin yumuşak karnı olarak bilinen bu bölgede,
PKK terör örgütünü destekleyerek, Türkiye’yi
kendi ekseninde davranmaya ve aynı zamanda da güçsüz
bırakmaya büyük çaba sarfeden ABD ve Batı yönetimleri, şimdilik
görünürde bu desteklerini bu örgütten çekmiş bulunmaktadır.
Mücadele ise son DEP kongresindeki havadan da hissedildiği gibi
yumuşatılarak siyasi zemine çekilmeye çalışılmaktadır.
Bundan sonra Batı’dan gelebileceği kuvvetle muhtemel isteklerin
başında, Türk yönetiminin Güneydoğu Anadolu
Bölgesi’ndeki Kürt vatandaşlarımızın
kültürel özerkliklerini tanımalarından ibaret olacaktır.
Bunun ilk işareti Ankara’da 24 Ocak 1994 tarihinde başlayan
ve Başbakanlık Psikoloji Merkezi tarafından düzenlenen “Türkiye’de
Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi” konulu
toplantıda ortaya atılan iddialarla verilmiştir. ABD’de
Politik Psikoloji Merkezi’nin başkanı olan Prof. Dr. Vamık
Volkan’ın yönettiği toplantıda yapılan konuşmalarda
ortaya atılan fikirler şunlardır: “Anadolu’da
asırlardan beri Kürtler bulunmaktadır ve bugün Anadolu
denilen topraklar aslında bir bütünlük arz etmemektedir.
Tarihte bütünü ile bu topraklara Anadolu denilmemiştir,
Anadolu ifadesi Tarsus çayı ile Samsun sınırın
batı tarafında kalan bölgedir. Tarsus çayı ile
Samsun sınırı arasında kalan doğu bölümünün
ise Kürdistan olduğu söylenmiştir.” Ayrıca
bu toplantıda; “PKK hareketi de Kürt vatandaşların
ezilmesine karşı onları savunmaya yönelik bir hareket
olarak gösterilmiş, adeta Kuzey Irak’taki bir Kürt devletinden
sonra, Güneydoğu’da da bir Kürt devletinin teşekkülü için
nabız yoklanmıştır. Meselenin İsrail boyutuna dikkat çekmek
gerekecek. İsrail’in Kuzey Irak ve Güneydoğu’daki
oluşum ile yakından ilgilendiği bir vakıadır. Bölgede
amerikan ekseninde hareket edecek bir Kürt devletinin kurulması,
bu devletin aynı zamanda Türkiye-İran ve Suriye arasına
girerek bu ülkeleri tedirgin etmekle, İsrail devletini rahatlatacağı kuvvetle
muhtemeldir.”
Türkiye-Amerika-İsrail ekseninde, İsrail’in gelecekteki çıkarlarının
korunması ve bölge güvenliğinin sağlanması açısından,
su meselesi de ehemmiyetlilik arz etmektedir. İsrail, su ihtiyaçlarının
karşılanması için Türkiye’den isteklerde
bulunuyor. Bununla alakalı olarak İsrail’in elinde çeşitli
su projeleri vardır.
İsrail’in Türkiye üzerine su projeleri:
1- Manavgat suyu projesi: Her gün Manavgat’tan Akdeniz’e
boşalan 4 milyon metreküp suyun 509 bin metreküpü Belen
mevkiindeki tesislerde toplanacak. Bunun 250 bin metreküpü klorlanıp
tarım için kullanıma verilirken, geriye kalan 250 bin metreküpü deniz
kıyısından 1500 metre açıktaki iki adet yüzer
platforma iletilecek. Bu platformlar gerek büyük tankerlerin, gerekse
büyük deniz anası balonlarının rahatlıkla yaklaşıp
dolum yapabilecekleri bir konumda olacak. Buradaki su sadece İsrail’e
değil, istekli olan Akdeniz ülkeleri ve adalara da verilecek.
2- Küçük Barış Suyu Projesi: Bu
projenin iki farklı alternatifi vardır.
a- Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin denize akan kısımlarından
bir boru hattı ile Suriye üzerinden Ürdün ve Filistin’e,
dolaylı olarak da İsrail’e su taşınacak.
b- Boru hattını İsrail’e uzatmak yerine,
Suriye’nin ortasında bırakılacak, böylece daha ucuz
olacak. Buna karşılık Suriye’de kullanmakta olduğu
Yarmuk nehrinden fazla suyu Taberiye gölüne akıtacak. Ya da boru
hattı Golan Tepeleri’ne kadar uzatılacak ve burada yapılan
bir açık kanalla hem tank engeli, hem de su bankası kurulacak.
İsrail bu iki projeden Manavgat çayı projesine oldu gözü ile
bakıyor, ikincisi için ise Suriye’nin barış süreci
içine biraz daha çekilmesini bekliyor.
Diğer taraftan Türkiye coğrafyasının etrafa etki
yapabileceği bölgelerden tecrid edilecek şekilde bir üçgenle
kuşatılmış durumdadır; bu üçgenin köşe
başlarında Balkanlar’da Yunanistan, Kafkaslar’da Ermenistan
ve Ortadoğu’da ise İsrail bulunmakta. Bunun yanı sıra
son zamanlardaki tavırlarıyla, Suriye’ye dikkat etmek gerekir.
Yunanistan, Türkiye’nin etki alanında tutabileceği Adriyatik
Denizi’ne kadar olan kısmı Kıbrıs, Ege Adaları’nın
silahlandırılması, Batı Trakya meselesi ve son zamanlarda
PKK terör örgütünü topraklarında üstlendirerek,
Türkiye’ye kapamış durumdadır.
Ermenistan ise Azerbaycan ile girdiği mücadele neticesinde Türk
yönetimini Kafkaslar’da etkisiz hale getirirken, bizim Orta Asya’ya çıkış kapımız
olan Azerbaycan-Bakü yolunu da kapamış durumdadır. Türkiye
ise Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında Rusya’ya ve ABD çıkarlarına
karşı etkili olmanın yollarını bulamadıkça
bölgede etkin bir rol oynaması mümkün değildir.
Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’yi meşgul edecek
en büyük engel İsrail’dir. Bunun yanı sıra,
belki birkaç yıl içinde gerekli tedbirler alınmazsa,
Suriye ve İran devletleri arasında önemli sorunlar gündeme
gelebilir.
Suriye ile olan meselelerimizin en önemlisi şu durumda su meselesi
olarak ortada duruyor. Suriye bundan dolayıdır ki Türkiye’den
taviz almak için PKK örgütünü destekleme yoluna
gitmiştir. Yine aynı devletin “Büyük Suriye” idealinde
Hatay ve Toroslar’ın güney kısımlarının
olması, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gerginleştirilmesi
için birilerinin elinde birer koz olarak durmaktadır. İran
ise gerek Türkiye’nin gerek Türkiye’nin etkinliğini
azaltmak ve gerekse de kuzeyindeki Azerbaycan’ın uzun vadede bağımsızlık
isteklerini engellemek için, Türkiye ve Azerbaycan çıkarlarının
aksine, Moskova-Erivan-Tahran arasında bir çizgide dış politika
stratejileri takip ediyor. Bunun yanı sıra Türkiye ile İran
devletleri arasındaki rejim farklılıkları da göz önünde
tutulacak olunursa, gelecek zamanlarda, bu konuda bahane edilerek Türkiye
ve İran devletlerinin bazı güçlerce bir savaşın
içine sokulması gözden uzak tutulmamalı ve Türkiye
bu konuda oynanacak kartlara çok dikkat etmelidir. Şuna dikkat
etmeliyiz ki bu konular, ABD ve Batılı devletlerin strateji belirleyen
uzmanlarının önlerinde hazır bulunmaktadır.
ÇİN:
Çin son 15 yıllık istikrarlı büyümesi ile pek
yakında dünyanın en güçlü ekonomik yapılarından
birine sahip olacaktır. Bu ülke 1978 senesinden başlayarak ekonomik
politikada köklü bir değişim sürecine girmiştir.
1979’da ağır sanayi yerine hafif sanayiye, tarıma ve tüketim
malları yapımına öncelik tanınması kararı alındı.
Fiyat, ücret ve emeğin değerlendirilmesi sistemi, piyasanın
gereklerine uygun olarak tekrar düzenlendi. İşgücünde
verimin artırılması için yeni önlemler alındı.
Rasyonel yatırımların tercih edilmesi (yalnızca askeri sebeplerle
uzak ve dağlık kesimlere fabrika kurulması uygulamasından
vazgeçildi) karara bağlandı. 1980’den itibaren özel şirketler
hızla çoğaldı (1987’ye varıldığında
bu özel kuruluşlarda çalışanların sayısı 17
milyona ulaşmıştı) ve dış satıma yönelik üretim
yapan yabancı ortaklı şirketler kuruldu. Gene 1980’de serbest
bölgeler (Guandong ve Fucien eyaletleri, Pekin, Şanghay ve Teincin
kentleri) ve dış satım merkezleri oluşturuldu. Tarımda
aile ekonomisine dönüldü. 1983-85 arası yabancı sermayenin
gelişini teşvik etmek amacıyla 5 özel ekonomik bölge
(Şıncın, Cuhai, Şantou, Siamen, Hainan) ve 14 açık
liman oluşturuldu. 1991 tarihinde bu bölgenin dış ticareti
8.3 milyar dolara ulaştı. Bunun yanı sıra toprakların
değerlendirilmesi ve yeni enerji kaynakları bulunması yönünde
de önemli çalışmalar yapmaktadır. Nüfusu bugün
1.134 milyar olan bu ülkede doğum oranı % 19 dolaylarındadır.
Son üç yılda ortalama 8.9 oranında bir büyüme
göstermiştir ki ABD ve Japonya’nın bunda büyük
katkısı bulunmaktadır.
İsrail, Çin’in böylesine güçlenmesinden
ve Amerika’nın da kendi içine çekilmesinin işaretlerini
vermesinden dolayı kendisini Çin’e kabul ettirmenin hesaplarını yapmaktadır.
Bu gaye ile Çin’e sahip olmadığı teknoloji ve sanayi
yardımında bulunuyor.
Amerika’nın birçok mahallelerinde Çinliler giyim,
kuşam ve âdetleri ile kendilerini göstermektedirler. Aynı şekilde
ABD üniversitelerinde Çinliler sayıca fazlalıkları ile
dikkatleri çekmektedir. Pek çok bölüm Çinlilerin
eline geçmiş durumdadır. Bilim imtihanlarındaki soruları kendi
arkadaşlarına vererek kabul almalarını sağlamaları, Çinli öğretmenlerin
kendi ırkdaşlarını kayırmalarına kadar her şey Çinliler’in
lehine cereyan etmektedir. Diğer taraftan Çin, Orta Asya ve
Sibirya coğrafyasında da etkili olmak istemektedir. Çinliler
Orta Asya’ya gelerek oradan toprak almakta ve buralara yerleşmektedirler.
Bu durum ise ileri dönemlerde Türk devletleri için, onların
başlarını ağrıtacak gelişmeler olarak dikkatleri çekmektedir.
Bütün bunlara karşılık Çin’in yanı başında
Japonya gibi bir devletin olması ve tarihlerinde çeşitli
zamanlarda rekabet ve sıcak temaslara girmiş olmaları ileri
zamanlarda Çin için bir zaaf meydana getirebilir. Aynı şekilde
Hindistan ile Hint Okyanusu’nun sularının paylaşılmasından
meydana gelen sorunlar, ABD’nin Çin’e karşı Hindistan
ile ittifaka gitmesi, artı ABD’nin Çin içinde belirli
bölgelerin kalkınmasını teşvik ederek bölgelerarası iktisadî farklılıklar
meydana getirmek siyaseti ile Çin’i kendi bünyesinde zaafa
düşürme siyaseti ile Doğu Türkistan meselesi Çin’in
zaafları olarak ortada durmaktadır. Bundan başka 1992 rakamlarına
göre petrol rezervlerin 3.274 ton olarak belli olması ileriki dönemde Çin’i
zaafa düşürecek meselelerdir.
RUSYA:
Rusya’nın iktisadî durumu son derece bozuk olduğundan,
bizim için ehemmiyet arz eden dış siyasetinin verdiği
işaretler üzerinde durmak faydalı olacaktır.
Rusya Federasyonu istihbarat birimi KGB tarafından, kendi birimi olan
Analitik Merkez’de Anatoly Kozlov başkanlığında
hazırlanan “İmparatorluğun Sınırlarında
Rusya’nın Kafkasya’daki Politikası” isimli
raporda şu görüşlere yer verilmektedir:
“Rusya Kafkasya’yı kaybederse –Türkiye artık
bölgenin tüm stratejik noktalarını- Karadeniz bölgesini
ve Kafkasya’yı kontrol altına alacak.
Kafkaslar’daki Rus politikalarının hedefleri gereği,
Rusya merkezi yönetiminin kontrolü dışında faaliyetlerde
bulunan milletlerarası Kafkas halkları teşkilatlarının
meydana gelmesi önlenmelidir.
Rusya’nın Kafkasya’daki politikasının başarılı olması için
ilk şart olarak; tabii yandaşlar Ermenistan, Gürcistan ve
Osetya desteklenmelidir. İkinci şart; Rusya’nın kendi
devlet iktidarının bütün ve güçlü olmasıdır. Çünkü Kafkasya’daki
bunalım Moskova’nın geçirdiği bunalımla
doğrudan bağlantılıdır. Üçüncü şart;
Kafkasya’da artık savaş başlamıştır.
Buna göre de mahalli silahlı çatışmaları durdurmak
için ayniyetli politikayı tasarlamalıyız ve mahalli çatışmaların
büyük bir savaşa dönüşmesine hazır olmalıyız.”
Raporda, Kafkasya’da Şeyh Şamil, Mansur, Molla Mogamat gibi
dinî liderlerin cihad bayrağı altında geçmişte
Rusya’ya karşı mücadele ettikleri hatırlatılarak, “var
olan bütün sıkıntılara rağmen şunu bilmeliyiz
ki; Kafkasya’daki Hıristiyan vatandaşların kaybı bütün
Kafkasya’nın kaybı demektir” fikrine yer verilmektedir.
Rusya’nın Kafkasya politikasının genel olarak; “direniş gösteren
ahalinin yok edilmesi, dağlara ve verimsiz ovalara sürülmesi,
Türkiye ve İran’a sürülmesi, kabileler arası kavganın
kızıştırılması, Rus yandaşları ve
Rus devlet adamlarının önemli makamlara atanması” olarak
tarif edilmektedir.
Raporda sonuç ve tavsiye: “Bugün, eskilerdeki gibi Rusya,
Kafkasya’sız olamaz. Rusya’nın ister iç, ister
dış politikasının çöküşünü göz önüne
alırsak –Kafkasya’nın kaybı hiç aklımıza
getirmediğimiz sonuçlara yol açabilir. Bununla ilgili
olarak özellikle unutulmamalıdır ki, Ukrayna’nın
politikası sonucu ve Karadeniz donanmasının istikbâli
belirsiz olduğundan Karadeniz’deki mevzileri ciddî şekilde
sarsılmış bulunuyor. Karadeniz bölgesinde Türkiye’nin
nüfuzu artmaktadır ve Rusya Kafkasya’yı kaybederse Türkiye’nin
mevzileri sadece güçlenmeyecek, Türkiye artık bölgenin
tüm stratejik noktalarını, yani Karadeniz Bölgesi’ni
ve Kafkasya’yı kontrol altına alacaktır.”
Rusya Federasyonu’nun yukarıdaki rapor doğrultusunda Kafkasya
bölgesinde Ermenileri destekleyerek ve Azerbaycan’ın içişlerine
karışarak gerek Türk potansiyelinin aktivitesini ve gerekse
de Türkiye’nin bölgede etki yapmasını engellediği
biliniyor. Bunun yanı sıra Rusya’nın bölgede etkili
hale gelen İslâm potansiyelini etkisiz halde tutmak gayretiyle
Amerikan ekseninde bir dış politika takip etmesi muhtemel gelişmelerdir.
Ukrayna’dan ileri gelen rahatsızlık, Ukrayna’nın
elindeki 1800 adet nükleer başlıklı füzeden dolayı Batı ile
müşterek olduğu için Rusya, Ukrayna’ya karşı yine
Amerika ile müşterek hareket edecektir.
Balkanlar’da ise Rusya’nın elindeki en büyük koz,
kullanabileceği bir Ortodoks ittifakıdır. Merkezi İstanbul’da
olan Ortodokslar ile Vatikan’a bağlı Katolikler 1054 tarihinde
birbirlerinden ayrılmışlardır. Vatikan’ın
merkeziyetçi bir yapısı vardır. Ortodokslar ise özellikle
Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemlerinden
itibaren Fener Patrikliği’nin etkisinden kurtularak bağımsız
kiliseler halinde teşkilatlanmışlar ve birçok Ortodoks
kilisesi komünist bloğa katılmıştır. Daha sonra
Moskova Ortodoks Patrikliği’nin önderliğinde yeniden
birlik oluşturma faaliyetlerine girişilmiştir. Bugün
Ortodoks ittifakı, İstanbul Fener Patrikliği’nin önderliğinde
tüm Ortodoks kiliselerinin bir araya gelmesi anlamında bir hareket
olarak dikkatleri toplamaktadır. Bu hareket Moskova, Yunanistan ve Balkan
Kiliseler Birliği’ni temin etmek amacı taşıyor.
1989 tarihinden sonra Rusya’da komünist rejimin yıkılması,
Rus Ortodoks Kilisesi’ni kendi başına bırakmıştır.
16 Mart 1992’de İstanbul’da yapılan Ortodoks zirvesi
neticesinde, Rusya Federasyonu’ndaki Ortodokslarla, İstanbul Patrikliği
arasındaki bağlar yeniden kuruldu. Bu çalışmaların
ardındaki gaye ise; Ortodoks birliğini yeniden canlandırmak
ve ortaya çıkan ‘Adriyatik’ten Çin seddine
kadar’ olan bölgedeki Türk ve İslâm varlığını etkisiz
hale getirmek şeklinde işaretler vermektedir böylesine bir
güç geçmişte “Moskova-III. Roma Nazariyesi”ni
savunan Ruslar için gözden uzak tutulamayacak kadar önem
arz etmektedir.
NASIL BİR TÜRKİYE?
Meselelere sadece iktisadi açıdan bakmak yapılan tahminlerin
sağlıklılık nispetini düşürür. Bu
sebeple ülkemiz açısından değişik bir değerlendirmede
bulunmak gerekir.
Türklerin millet olarak İslâm ile şereflenmeleri, Abbasîler
dönemine kadar inmektedir. Bu dönem ile İslâm devletlerinde
aktif olarak vazifeler almaya başladık. İslâm düşüncesi
ile devletleşmemiz ise Karahanlılar ile başlamış ve
bu devlet, tarihe ilk Müslüman Türk Devleti olarak dahil olmuştur.
Sonraları ise gerek tüm dünyayı ve gerekse de İslâm âlemini
büyük nispette etki altında tutan üç büyük
devlet kurduk. Bunlar Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve
de sınırları 24 milyon kilometrekarelik muazzam bir hal alan
ve Avrupa’nın içlerine kadar genişlemiş Osmanlı Devleti’dir.
Tarih boyunca etkisi Hindistan’dan Ortadoğu’ya, buradan
merkez olarak Arap Yarımadası’na, Orta Asya’dan Kuzey
Afrika kıyılarına, İspanya’dan, Avrupa’nın
içlerine kadar müessir olmuş İslâm medeniyetinin
içinde aktif olarak görev almışız. Bütün
bunlardan hareketle denilebilir ki, çok derin bir devlet tecrübemizin
olmasının yanı sıra, millet olarak sahip olduğumuz
kültür, derin bir medeniyetin değerleri ile şekillenmiştir.
Devletlerimizin çok geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiş olması,
o nispette tarihi birikimlerimizi de artırmıştır. Bugün
bizim için mazimiz, kullanılabilecek tecrübeler ihtiva etmektedir.
Böylesine bir tarihi zenginlik istikbâl için ümitlerimizi
artıran en önemli istinad-gâhımızdır.
Millet olarak belirli bir dönemden sonra zirvelerde kendimizi yenileyemediğimizden
dolayıdır ki çöküşe doğru hızla
yol almaya başladık. Zamanla da öylesine bir noktaya gelindi
ki, Batı’nın yükselişi karşısında,
kendimize olan güvenimizi kaybettik ve asıl o zaman kendi felaketimizi
hazırladık. Bu güven kaybı bizi taklide yöneltti
ve Tanzimat’tan itibaren de taklit illeti bütün bünyemizi
kuşatarak, bizleri içten kemirmeye başladı. Batı medeniyeti
gibi terakki etmek istiyorduk, lakin gerek aydınlarımız ve
gerekse de siyasetçilerimiz ekseriyetle Batılı olmak ile
Batıcı olmak arasındaki ehemmiyetli farkı anlamamıştı.
Bu aydın ve devlet adamlarımız iktidara gelince, toplum olarak
yanlışlıkları cebr ile kabul etmek gibi bir sürece
dahil edildik.
Bugün gelinen nokta ortadadır. Siyasî, sosyal ve iktisadî yapımız
sahip olduğu değerler derecesinde iyi işlemiyor. Sağlıksız
bir toplum haline geldik. Dünya ile rekabet gücümüz kalmadı.
Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da rahatlıkla
etki yapabileceğimiz ortamlar teşekkül etmişken biz hâlâ kendi
içimizde muvazeneyi temin edememiş durumdayız. Hâlâ bir-bir
buçuk asır önceki hatalarımızın savunmasını yapıyoruz.
Bu durum ise bizleri cemiyet olarak bunalımlara ve belki de bölünmelere
sürükleyecek kadar tehlikeli bir durumdur. Artık kendimize
gelmek ve bir dirilişe geçmek inkâr edilemeyecek bir hakîkat
olarak önümüzde durmaktadır. Bu sadece bizim için
değil, asırlardan beri sömürülen, ezilen, alçaklık
kompleksine düşürülmüş tüm İslâm âlemi
için bir mecbûriyettir. Diriliş muhakkak sûrette
Anadolu merkezli olmalıdır ve de olacaktır. Bunun dışında
bir alternatif şu durumda görünmemektedir.
Türkiye’yi yönetenler, kalemleri ellerinde cemiyetimizin üzerinde
müessir olanlar, iktisadî yapının dahilinde gücü ellerinde
tutanlar, toplumumuzun beyin takımı olan öğretim elemanları,
artık tarihi ile barışmak zorundadır. Batı’nın
dahi bugünlerde kendini yeniden sorgulamaya başladığı şu
zamanda kendi kültür dinamiklerimizin ve manevi dünyamızı gereğince
düşünmek ve yeni fikirler ortaya koymak zorundayız. Aydın
kendine o vasfı veren hakikatin tayfları altında fikir üretmeli,
siyasetçilerimiz yıkmak için, sadece menfi tenkitlerle
siyaset yapmamalı, siyasetçi siyaseti, tarihî misyonumuzu
göz ardı etmeden meseleleri hakikatle yoğurmuş, çözüm üretici,
toplumuzu rahatlatıcı bir sûrette yapmalıdır. Artık ülkemizde
politik kısırlılık aşılmak zorundadır.
Siyaset ve siyasetçilerimiz siyasete aslî hüviyetini kazandırmalıdır.
Beyin yapıcı olarak nesiller yetiştiren öğretmenlerimiz
de yarının Türkiye’sini omuzlayacak insanları yetiştirirken
mazi istikbal arasında sağlam köprüler kurmanın
yollarını bulmalı, ruh ile beden arası muvazeneyi temin
etmiş talebeler yetiştirmenin cehdi içinde olmalıdır.
Tarihi ile barışık, millî-manevî değerlerin âhengini
temin edebilen bir Türkiye’nin gerek bugün, gerekse de istikbâlde
yapacağı çok şey vardır hem bizim, hem İslâm âleminin,
hem de dünyanın Türkiye’deki özlenen dirilişe
ihtiyacı var.
FAYDALANILAN KAYNAKLARIN BİR KISMI:
1- Kennedy Paul; Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri,
Ankara 1991, Türkiye İş Bankası Yayınları.
2- Büyük Larousse, Milliyet yayınları.
3- Çeşitli tarihli ZAMAN gazeteleri.
4- İzlenim dergisindeki Samuel Huntington’un, “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesi,
Ekim 1993.
5- İzlenim dergisi, Ocak 1994.
6- Fukuyama, Francis, Tarihin Sonu mu?, Rey yayıncılık.
Editör: Ali Can
|